31 Ekim 2025 Cuma

Ay Işığı - Bölüm 1 - Asi

Dolunay gökte parlıyordu; soğuk, güzel ve kayıtsız.

İhtiyar adamın çaresiz haykırışı harabeye dönmüş köşkün kırık camlarından taşarak gecenin içinde yankılandı.

Bu, bu geceki çığlıkların ne ilkiydi ne de sonu.

Yırtılan kaslar, kopan damarlar, bir çağlayan gibi boşalan sıcacık kanın kızıl kokusu...

Kalbi göğsünden koparılıp alınan genç adam daha yere düşmeden can vermişti. Acıyla kasılmış bedeni yere, ağabeyinin yanına yığılıp kaldı.

Aybars Evi'nin diğer odalarında bekleşenlerden kimisi kederle, kimisi tatminle, kimisi ise aldırmazca anladı ki son oğul da ölmüştü.

Genç kadın elindeki sıcak et parçasıyla cesetlere arkasını döndü. Kızıl eti sarmış uzun parmakları amansız, bembeyaz kıvrık pençelere benziyordu. Kanlar parmaklarından, etten süzülüyor, minik pıtırtılarla el dokuması halıya damlıyordu. Pıt. Pıt. Pıt...

Kadın ağır ağır yürüyüp yemek masasına yaklaştı ve elindeki kalbi diğer iki kalbin yanına bıraktı. Sedef nakışlı ipek örtü bu taze kanı da iştahla dokumasının içine çekti. Şimdi yan yana dizilmiş üç kalp vardı masada. Islak ıslak parlayan, ölüm kokan ve artık atmayan, üç insana ait üç kalp yemek masasının uçları yanmış ipek örtüsünü lekeliyordu.

Olması gereken yerden koparılıp alınmış üç kalp...

Bir eşin ve iki oğulun kalbi...

Ailesi...

İhtiyar adamın önünde duruyordu.

Yapılan her şeyin bir bedeli vardı.

Hâlâ için yanan el oyması birkaç eşyanın iç çeken çıtırtıları hariç yemek odası, doldurulup duvara asılmış iblis kafasının her daim sahip olduğu ölüm sessizliğine büründü bir an. Ağır kadife perdeleri için için tüketen korların ince dumanları paramparça olmuş pencerelerden dışarı süzülüyordu. Duvarları taş ve tılsımla örülmüş, bir saat öncesinin heybetli Avcı Evi artık bir harabeye dönmüştü. Savaş kaybedilmiş, küçük bir kale olan ev düşmüştü. Gece'nin bizzat geldiğini gören herkes bunun böyle olacağını biliyordu. Yenileceğini bile bile savaşta ısrar etmek... intihardı bu. Çok kişi ölmüştü. Sevilenler ve sevilmeyenler... Ama evin sahibi Gündura Aybars daha ölmemişti. Onun ölümü evinin hızlı yıkımı kadar merhametli olmayacaktı. Avcı bunu da biliyordu.

Genç kadın masanın öteki ucuna, İhtiyar'ın karşısına oturdu. Yüzünde ne kazanmış birinin gururu ne de aldığı canların azabı vardı. İhtiyar onu kan çanağına dönmüş gözlerle izledi. Kara gözbebeklerinde saf nefret yanıyordu.

Büyücülerin Kara Taç'ı. Gece. Bu kadın, İhtiyar'ın nefret ettiği her şeydi.

"Döktüğün kanların içinde boğulacaksın," dedi Gündura. Kırık burnu yüzünden mi, yoksa öfkesinden mi, sesi boğuk çıkıyordu.

Çaresizlikle söylenmiş sözler değildi bunlar. Gerçek çaresizliğin ne olduğunu bilirdi Gece. Bilecek kadar çok şey görmüştü. Çaresizlik ruhu ezen bir şeydi. Kolay kolay taklidi yapılamaz bir ıstırap. İhtiyar Avcı çaresizlikle ya da kederle konuşmuyordu. Bu ilginçti. Her şeyini kaybetmişken hâlâ... neden?

"İstediğin olmuşken bir de şikayet mi edeceksin?" diye sordu Gece. "Beni kışkırtmak için Ateş'i öldürdüğünde böyle olacağını biliyordun."

İhtiyar'ın nefreti Gece'ye ulaşmıyordu sanki. Aslan ayaklı, kırmızı kadife kaplı, sırma işli sandalyesinde rahatça oturuyor, ifadesiz güzel bir yüzle İhtiyar'a bakıyordu. Kan bulaşmış ellerini öylesine sandalyenin kenarına dayamıştı. Kanın kururken ki serinliğini parmaklarında hissediyordu. Hoşuna da gidiyordu. Ev sıcak, dumanlar yüzünden havası boğucuydu. Gök mavisi parlak gözleri koyulaşmış, gece göğünün altındaki buz tutmuş göllerin rengini almıştı; durgun, soğuk ve karanlık.

Aybars Evi'nin reisi Gündura dik dik baktığı o buz gibi gözlerden korkmadı. O gözlerden korkmayan bir avuç kişiden biriydi, ki adı boş yere deliye çıkmamıştı. Belki de gerçekten delirmişti. Ne de olsa işlerin bu noktaya geleceğini tahmin etse bile her şeyin olup bitmesine izin vermişti.

Eşi, oğulları, onun için savaşan adamları... dün yanındayken bugün kaybettiklerinin yası içini yaktı. Sadece bir an... Sonra geçti.

"Savaşın olduğu yerde ölüm nasıl olmaz," dedi.

"Biz artık savaşta deği..."

"SAVAŞ ASLA BİTMEDİ!"

Ağzından kanlı tükürükler saça saça kükredi İhtiyar. Bir patates çuvalı gibi sandalyesine yığılıp kalmasını sağlayan büyü olmasaydı yerinden de fırlar; kalın, nasırlı parmaklarını kadının gırtlağına da dolardı. Yavaş yavaş boğardı onu, yavaş yavaş.

"Düşmanlığına büyük anlamlar bahşediyorsun," dedi Gece onun bu taşkınlığını hiç umursamadan. "Oysa bir hücrede masal anlatan birisin. Gözlerini kapatmış kendi sesinin yankılarını dinliyorsun. Başka birinin sözleriymişçesine inanıyorsun onlara."

Kanlı dişlerinin süslediği muzaffer bir sırıtma yayıldı ihtiyar adamın suratına. "Masal mı anlatıyorum? Eh, öyleyse doğruları söylüyorum demektir. He Büyücü?"

"Yalanlarla gerçekleri dillendirmek masalların hüneridir Avcı, bilirim. Gel gör ki masallar kirleneli uzun zaman oldu. Yalan olan ne, doğru olan ne? Artık bunun bir önemi yok." Omzunu hafifçe silkti. "Belki de hiç olmadı. Biz olduğunu sandık sadece."

"Hâlâ yeterince iş görüyorlar. Sesimi duyurmam için yeter." Bakışları önündeki kalplere kaydı. "Yetecek!"

"Senin sesin de benim, öyle mi?"

İhtiyar çarpık bir gülümsemeyle baktı ona yeniden. "Doğru."

Gece hissizce süzüyordu ihtiyarı. Ve hissizce konuştu. "Tıkılıp kaldığın duvarların arkasına ulaşacak sesinim demek. Bu yüzden beni kışkırttın. Sana gelmemi istedin. Sebep ne olursa olsun, sana ve ailene yaptıklarım barışın ve barış adına uyduğumuz yasaların bir yanılsamadan ibaret olduğunun kanıtı olacak demek. Anlıyorum. Hem büyücülere hem Meclis'e karşı avcıların eline büyük bir koz vermiş olacaksın. Ne yapmalıyım öyleyse? İntikamımı almanın gururunu taşırken, kullanıldığını anlayan birinin acısıyla sarsılmalı mıyım şimdi?"

Açık sözlüydü Gece. Yılan gibi sağa sola kıvrılmıyor, dalın taşın ardına saklanmaya çalışmıyordu. Hiç bir zaman lafı dolandırmamıştı. Bir kadın için ender bulunan bir özellik. İhtiyar bunu hep takdir etmişti.

"Düzen ne kadar kırılgan görünüyor, değil mi Avcı? Tek bir taşını çekince yıkılıverecek sanki. Hayır, eski dostum, Düzen senin anlayabildiğinden çok daha sağlam. Beni kullanarak bile olsa onu yıkayım derken altında ezildiğinle kalacaksın."

"Bazen yapmamız gereken tek şey, yapmamamız gereken şeydir."

Neredeyse fısıldar gibi, "Haklısın," dedi Gece. Gözlerini İhtiyar'dan çekmeden seslendi. "Çınar."

İçeri kısa boylu, kurnaz bakışlı bir kadın girdi. Çenesini büyücülere has bir kibirle kaldırmıştı. Canlı adımlarla çabucak masaya doğru yaklaştı. Hemen arkasında iri yarı bir adam kırklı yaşlarında görünen bir avcı kadını kolundan tutmuş yürümesi için çekiştiriyordu. Saçı başı dağılmış kadın kara kuru bir şeydi. İhtiyar Avcı'yı gördüğünde bir an olduğu yerde dondu kaldı. Dudaklarını sımsıkı kapatmış, faydasızca metanetli durmaya çalışıyordu. Akıtmamaya yeminler ettiği gözyaşları kederli gözlerine gerçeküstü bir ışıltı vermişti. Masanın üstündeki kalpleri gördüğünde suratındaki son kan damlası da çekilip gitti. Yeğenlerinin ve yengesinin cesetlerini gördüğünde ise boğuk bir inilti çıkararak olduğu yerde sallandı.

İri yarı adam onu sürükleyerek masaya yaklaştırdı.

Gece ayağa kalkıp titreyen kadına doğru yürüdü. Neler olacağını anlamıştı İhtiyar. Parmağını dahi oynatamadığı mühürlü bedeninde yapabildiği tek şeyi yapıp sıkılı dişlerinin arasından hırıldadı.

"Sakın..."

"Siz Avcılar kan bağına herkesten daha fazla değer veriyorsunu..."

"YETER! Ateş'i öldüren bendim! BEN YAPTIM!"

"Onu sadece öldürmedin," dedi Gece düz bir şekilde. Ruhsuz bir açık sözlülük, soğuk bakışlar, kar gibi kadifemsi buzlu bir ses... "Sen benim nişanlımı parçalara ayırdın. Yetmedi, parçalarını şehrin dört bir yanında attın. Ekmek kırıntıları gibi, benim sana gelmem için ondan izler yaptın. Geldim. Şimdi de öylece ölerek kabahatinin bedelini ödeyeceğini düşünmüş olamazsın."

Kanları pıhtılaşmaya başlayan kalplere baktı Gündura. "Yeterince ödedim."

"Buna karar verecek olan benim. Ateş seni severdi, sayardı. Sen ise ona merhamet göstermedin."

"Adalet?!" Gırtlağından gülmekle hırıldamak arasında, hor gören alaycı bir ses çıkardı yaşlı adam. "Adalet ha? Ne zamandan beri Büyücüler bu kelimeyi gerçek manasıyla kullanır oldular."

Gece durgun bir sabırla, "Sözünü ettiğim şey adalet değil," dedi. "Buraya bunun için gelmedim. Senden ödemeni beklediğim şey adalet değil. İntikam da değil. Böylesi basit bir şeyi dahi anlayamıyorken Düzen'e, bana kafa tutmaya cüret edebiliyorsun."

Yanındaki kadına döndü yeniden.

"Isıran köpeğin dişlerini söküp açlıktan ölmesine izin vereceksin ki diğerleri sahibi ısırmanın ne demek olduğunu bilsinler." Uzun boyuyla tepeden bakan Gece eğilip titreyen kadının kulağına fısıldadı. "Olabildiğince çabuk yapacağım. Yine de çok acıyacak."

28 Ekim 2025 Salı

AY IŞIĞI


 




Herkesi şaşkınlıkla sarsan vahşi bir cinayet işlenmişti. Çok geçmeden katil bulunup yakalandı da. Ancak Efendi Gece, nişanlısını öldüren adamın gırtlağını öyle kolayca bırakmaya hiç niyetli değildi. Bir söz verdi.

"Kanından kim varsa öldüğünü görmeden sana ölüm yok, Avcı."

Verilen sözlerden, dökülen kanlardan bihaber Miray'ın tek derdi ise ayın sonunu getirebilmekti. Ödenmemiş faturalarının yanında bir de, bir cinayetin bedelini ödemek zorunda olduğunu öğrenince bahtsızlığına kahretti. Onu avlamak isteyen kişinin, en kudretli iblisleri bile karşısında titreten Büyücü Gece olduğunu öğrendiğindeyse 'yeryüzündeki en şansız kişi' tacını taşıdığına artık emindi.

Yine de kolay yutulur bir lokma olmadığını herkese, en çok da bu gıcık büyücüye göstermeye kararlıydı. Savaşsa savaş, inatsa inattı.

Ve böylece sırlar ortaya dökülecek, oyunlar bozulacak, suskun niyetler dile gelecekti.

Ancak kimsenin öngöremediği asıl şey bambaşkaydı.

Yüzyıllardır süren kapkaranlık bir gecenin içinde gümüşi bir ay parlamaya başlamıştı.