5 Kasım 2025 Çarşamba

Ay Işığı - Bölüm 3 - Av ve Avcı

Geceyle gelen

Sessiz ve kadim

Zarif ve zalim

Göremezsin, duyamazsın

Bilirsin öylece

O orada

Tam yanında

Geldi...

Senin için.

Bir şeyler ters gidiyordu.

Miray'ın hayatında birçok şey genelde ters giderdi zaten.

Ama bu sefer gerçekten bir terslik vardı.

Miray başını kaldırıp çatıların üstünü örten kara kadifeye nakışlanmış parlak aya huzursuz ve yorgunca baktı; dün geceki kadar büyüktü dolunay. Başını indirirken yüzünü buruşturdu. Filmlerde ya da hikayelerdeki gibi; bir gece kötü bir şey olacaksa, o gece gökte mutlaka dolunay parlardı.

Yürüdüğü cadde her zamankinden farklı görünmüyordu, ama sebepsiz huzursuzluğu giderek artıyordu. Omzunun üstünden arkasına bakma dürtüsüne karşı koydu. İçindeki ses acilen topuklayıp kaçmasını söylüyordu, fakat Miray adımlarını bir parça hızlandırmaktan başka bir şey yapmadı. Bilinmeyenin getirdiği korkuya küçük, aptal bir meydan okuma.

Kısa bir an için bu yaptığıyla gurur duydu. Başını fazla çevirmemeye dikkat ederek etrafını incelemeye başladı.

Gündüz tıklım tıklım insanlarla dolu olan geniş cadde, akşam karanlığının iyiden iyiye çökmesiyle neredeyse boşalmış, yolun iki yanına sıralanmış dükkanların çoğu kepenk kapatmıştı. Ailelerinin boş vermişliğini fırsat bilen birkaç yeniyetme kaldırım taşlarına tünemişti. Besin zincirindeki zavallıca yerlerini umursamayarak kendilerince dünya düzenine orta parmaklarını gösteriyorlardı. Bu orta parmak genellikle içlerinden birinin ya da birkaçının karnı guruldayan bir iblisin midesine girmesiyle geçici olarak inerdi. Fakat gençlik denen şey dik kafalılığı da beraberinde getirirdi. Dik kafalılık demek de dik orta parmaklar demekti.

O yaklaşınca üç kafa Miray'a doğru döndü. Gençler, şüphe dolu karanlık bakışlarını genç kızda ve üstündeki ben buradayım diye bas bas bağıran neon sarısı tişörtte gezdirdiler. Her ihtimale karşı cesur görünmeye çalışıyorlardı.

Miray onların bu hallerine bıyık altı güldü. Bir ateşin sönmeye direnen son korları gibi için için yanan avcı cevheri sağ olsun, oğlanların tüm o caka satan etten maskelerinin ardındaki gerçeği rahatça görebiliyordu; adım adım onlara yaklaşan Miray'ın aslında bir iblis olmaması için dua ediyorlardı. Kimisi daha az, kimisi daha fazla, ama arzuladıkları şey aynıydı. Onların bu arzularının yansıması ağzında garip tatlar bırakıyordu. Aynı anda hem kahve içmiş, hem de tarçınlı elma yemiş gibiydi. Ağzı sulanırken boş midesi çalkalandı, hafif guruldamalarla açlığa isyan etti.

Oğlanların önünden umursamazca geçip rahat bir soluk almalarına izin verdi. Tüyleri yenice bitmiş sivilceli suratlarında kavrayışın izleri göründü. Evet evet, o bir iblis ya da büyücü falan değildi. Tüm gün eşek gibi çalışmış, yenice işten çıkmış, sıcak bir çorba ve rahat bir yataktan başka şu an hayattan hiçbir beklentisi olmayan sıradan... eh görece sıradan bir kızdı işte. Arkasından oğlanların ona laf atıp gülüştüklerini duydu. Bu kafayla giderlerse önümüzdeki ayın ilk ışıklarını muhtemelen göremeyeceklerdi.

Köşeyi dönüp, reklam tabelalarının yolu daha az aydınlattığı bir sokağa girdi. Evi bu sokağın sonundaki köşeyi de döndükten sonra iki ev ötedeydi. Attığı her adımla biricik yuvasına daha da yaklaşıyordu, ancak içindeki huzursuzluk da hızla çoğalmış, bir sıkıntı halini almıştı. Nefesi boğazına yapışıyor, sırtında bir şeyin ağırlığını hissediyordu. İzleniyordu sanki.

Arkasını dönüp baktı. Görünürde bir şey yoktu, fakat gecenin karanlığı içine sinmiş bir şeyler olduğu kesindi. Tuhaf bir şey... Bir kişi ya da iblis değildi. Çünkü iradesi olan her şeyin arzuları olurdu. Ve Miray arzuları görme konusunda epey iyiydi. Gözü gökteki yusyuvarlak aya takıldı. Ah evet, tıpkı şu kötü gerilim filmlerindeki gibi bir sahnenin içindeydi cidden. Gökte dolunay, karanlık bir sokak, tek başına bir kadın ve ne idiği belirsiz bir yaratık. O sahnenin sonu kadın için genelde iyi bitmezdi, değil mi?

Derin bir iç çekti. Bu arzusuz şey her neyse, onunla ne şimdi ne de başka bir zaman karşılaşmak istemediğine karar verip ayaklarına yüklendi. Koşar adım yürüyordu şimdi. Karanlık köşelere gözlerini dikip bakıyor, o farkında olmadan ayakları onu aydınlık yerlere çekiyordu.

Bileğindeki gümüş bilekliği çıkarıp avcunun içine aldı. İnce bir zincirin ortasına tutturulmuş, küçük bir düğme boyunda, yassı bir gümüş parçasından ibaret dandik bir tılsımdı, ama iş öl ya da oradan tüy noktasına gelirse ona kaçacak kadar zaman kazandırabilirdi.

İşin o noktaya gelmemesini umuyordu. Sadece biraz daha yürüyecekti. Biraz daha... Eve varmasına çok az kalmıştı.


Sokak sessiz, bomboş ve az çok aydınlıktı. Demir kepenklerle vitrinleri örtülmüş dükkanların reklam tabelaları her renkten ışıldıyor ve her yirmi otuz metrede bir uzun direklerin üstünde birilerinin aşırmadığı ya da patlatmadığı sokak lambaları tembelce yanıyordu. Dükkanların üstündeki altı yedi katlı apartmanların ışıklı pencereleri geleni geçeni izleyen huysuz ihtiyarlar gibi güven vermekten uzaktılar; kıçınızın peşine bir iblis takılmışsa bu sizin sorununuzdu, onların değil. Yolun kenarına park edilmiş arabalar da gailesiz bir somurtuklukla uyuyorlardı.

Genel olarak bakıldığında Miray az önceki gençlerin hayat karşısındaki gailesiz duruşlarını paylaşırdı. Gençliğinden değil. Ev kirası, ödenmesi gereken faturalar, yemekti giysiydi derken iblisler için endişelenemeyecek kadar yorgun oluyordu. Hayata orta parmağını kaldıramayacak kadar çok yorgun. Hoş, hayata orta parmağını kaldırmaya kalksa bu kadersizlikle muhtemelen o parmak kendi kıçına girerdi.

Ancak bu gün... bu gün farklı bir şeyler vardı.

Alışılmışın dışında, tüylerini diken diken eden bir şey kafasının içinde alarm çanları çaldırıyordu.

Ve... Miray'da bir Avcı'nın da kanı vardı.

İçgüdüsel olarak bir şeylerin çok ama çok yanlış gittiğini anladığı an bedeni kendiliğinden hareket etti. Tam zamanında yana kaydı.

Çok değil, yarım metre ötesinden bir ışık seli onu kıl payı sıyırıp geçip gitti. Tek suçu oraya dikilmek olan masum bir lamba direğine çarptı ve zavallı şeyi ürkütücü bir sessizlikle güneşte unutulmuş mum gibi eğip yamulttu.

Miray da ne uyku kalmıştı ne yorgunluk.

Vücudu adrenalin pompalamaya başlarken ona saldıranın kim olduğunu görmek için döndü.

Teorik olarak avlanmak yasaktı. Kanunlarda böyle yazıyordu. Ancak... aklı selim her kişinin bir şekilde öğrendiği üzere teorik olanlar genelde teoride kalırdı. Hayatın boktan işleyişinde, yani pratikte işler biraz farklıydı. Yeterince hızlı, yeterince sessiz olunursa her şey mubahtı. İnsanı, iblisi, büyücüsü, avcısı... fark etmez. Güçlü güçsüzü yerdi. İşin özü yakalanmamakta yatıyordu.

Sakın paçanı kaptırma!

Miray önünde uzayıp giden sessiz sokağa baktı. Avcundaki tılsımı fırlattır fırlatmaz bedenindeki her kas zerreciğiyle tabana kuvvet koşmaya hazırdı.

İlkin sıra dışı hiçbir şey görmedi. Ama o şeyin orada olduğunu biliyordu. Üzerine dikilmiş bakışlar içgüdülerini kaşındıracak kadar yoğundu. Neydi bu?! Yeni bir tür iblis mi? Göremediği gibi, arzularını da hissedemediği için onu neredeyse gafil avlayacak bir canavar. Muhtemelen fazlaca açıkmış, çirkin ve Miray şanslıysa azıcık aptal olanlardan.

Ama Miray ne zaman şanslı biri olmuştu ki?!

Karanlık, ışıltılı bir saten gibi dalgalandı. Sanki ilahi bir sihirbaz şapkasını örten örtüyü gösterişli bir hareketle çekip almıştı. Sokak bir an boştu, bir an sonra uzun boylu, güzel bir kadın yolun ortasında durmuş ona bakıyordu. Kesinlikle bir büyücüydü. Daha da fenası saygın ve güçlü bir büyücü... Köhne sokağı asil duruşunun sessiz hakaretleriyle eziyordu.

'Bir yansıma büyüsü olmalı,' diye düşündü Miray anında. Ne de olsa gördüğünü kabullenmek istemiyorsan inkar etmek en basitiydi. Ayrıca bir yansımanın arzuları olmazdı. İblislerin avlarını tuzağa çekmek için sık sık kullandıkları yöntemlerden biriydi bu. Cilveli bir kadın, yakışıklı bir erkek, yardıma muhtaç sevimli bir çocuk, ya da para dolu bir cüzdan... Yanılsamanın görüntüleri değişir, ancak kurbanların kaderi nadiren olumlu bir yönde değişirdi.

'Ama neden tanrıçalar gibi duran bir kadın?' diye bir düşünce çaktı kafasının içinde. Sırtını dayamak için kullanacağı yumuşak bir yastık ve bir kase mercimek çorbasına tav olurdu zaten. Üstelik bu kadın cilveli kelimesinin anlamından bile bihaber duruyordu. Daha çok 'kellen benim' diyen tiplerdendi.

'Bilinçaltıma gömülü zevklerimde bir sorun mu var acaba,' diye kendi kendine kurulurken, birden belki saçının bir hareketinden, belki yola düşen belli belirsiz gölgesinden kadının gerçek olduğunu fark etti. Bir yanılsama falan değil. Baya baya elle tutulur katılığı olan biri... Sokak lambasını tereyağı gibi eriten gerçek bir Büyücü...

Ve bu daha da şok ediciydi. Az önceki oğlanların arzularını görebildiği gibi bu kadının arzularını göremiyordu. Arzu namına en ufak bir kırıntı dahi hissetmiyordu. İblislerin Başı! Hayatı boyunca hiç böyle biriyle karşılaşmamıştı.

Ve bu gerçekten boktan bir durumdu. Kullanabileceği yegane avantajı şu an bir hiçti. Sıfır! Zero!

Hepsini de geç. Bu gerçek büyücünün o saygın, o elit canı sıkılmıştı da farklı heyecanlar aramak için, kaybolanın bir gün sonra unutulduğu bu yerde avlanmak mı istiyordu?

Şansınada karşısına Miray mı çıkmıştı?

Miray omuzlarını düşürdü. "Kesinlikle uğursuz bir günde doğmuş olmalıyım," diye mırıldandı.

Karşısındaki bir iblis olsa ne olurdu sanki. Hatta normal bir büyücüye bile razıydı.

Kadın başını hafifçe yana yatırıp ilgiyle, ceylan yavrusunu süzen bir aslan gibi Miray'ı süzdü. Miray'ın ilk darbeyi savuşturmasına şaşırmış gibi bir hali vardı. Ya da yoktu. Gölgeli yüzünden, heykel gibi duruşundan bir anlam çıkarmak zordu. Belki de büyücü bilerek ıskalamıştı. Kaçmayan bir avı kovalamanın ne eğlencesi olurdu ki.

'Demek bu, zavallı kurbanlarını kovalayan bir seri katil filminden bir sahne olacak, ha,' diye geçirdi aklından. Çünkü kadın kıpırdamıyordu. Sanki Miray'ın hareket etmesini bekler gibiydi. Kedinin oynadığı minik fare... Aslanın önündeki yavru ceylan... İblisin elindeki küçük çocuk... Kaç zavallı şey kaç, der gibi.

Miray'ın sinir kat sayısı şöyle bir titreşti. Şu kibirli duruş, şu havalar... neydi yani? Sanki herkes tahtadan, bu mübarek büyücü altındandı. Miray ilk görüşte aşk nedir bilmiyordu, ama ilk görüşte gıcıklık nedir öğrenmişti.

Elbette büyücüyle başa baş savaşamazdı. Arzularını göremediği için onu nasıl korkutup kaçıracağını bilmiyordu da. Bildiği bir şey varsa... Büyücü Hanım oyun mu istiyordu? Eh, o zaman bir zahmet başka kapıya gidecekti.

Yumruğunu ileri uzattı Miray. Şu an kendini oldukça genç hissediyordu. Hayata orta parmağını kaldıracak kadar genç!

Ve bir parmak yavaşça yukarı doğru kalktı.

2 Kasım 2025 Pazar

Ay Işığı - Bölüm 2 - Biri Daha...

Tütsü yakıp

Sivrisinekleri kovarken

Ateş böceğinden de oldum.

                        Morikawa Kyoriku

Portakal çiçeği... ve...

Sandal ağacının sakin kokusu...

Bu kadar yakınken kadın, Gece'den yayılan hafif parfüm kokusunu alabiliyordu. Kendi fark etmedi, ama içten içe şaşırmıştı. Büyücü 'dehşet' gibi kokmalıydı. Ölüm gibi... Ellerindeki kızıl kan gibi... Fakat o güzel kokuyordu. Ferah bir meltemin estiği, dingin bir karanlığın her şeyi sarıp sarmaladığı güzel bir gece vakti gibi.

Gece meleksi sesiyle fısıldadığında irkilip titredi.

"Olabildiğince çabuk yapacağım. Yine de fazlasıyla acıyacak."

Kadının yükselen hıçkırığı boğazında boğuk bir iniltiye döndü. Geri geri gidip Gece'den kaçmak istedi, ama ne kadar uğraşırsa uğraşsın hareket edemiyordu. Göz çukurlarına gömülmüş gözleri çaresiz bir dehşetle sonuna kadar açılmıştı.

İhtiyar Avcı, sıkılı dişlerini gevşetip hırlarcasına kelimelerini savurdu. "Elinden geleni ardına koyma."

"Koymadım," dedi Gece.

"Bugün burada yaptıkların bizden sonra gelenleri korkutur da sanma."

"O ayrı bir konu," dedi Gece. "İhtiyar'a baktı. "Her şey sırasıyla. Şu an seninle ilgileniyorum. Yaşayacaksın. Göreceksin. Dişlerin tek tek sökülürken her birini hissedeceksin. Kanından, canından kim varsa yok olup gittiğini görmeden sana ölüm yok, Avcı. Bilmen gereken tek şey bu."

Zarif, uzun parmaklarını birleştirip bir hançerin ucuymuşçasına kadının karnına dayadı. Tek bir güçlü hamleyle karın boşluğundan girip kaburgalarının altından kalbe ulaşacak, sonra da onu bir elmayı dalından koparır gibi çekip çıkaracaktı. Basit ve yeterince acı verici.

Kadının vücudu histerik bir titremeyle sarsılmaya başlamıştı. Gece'nin parmaklarını karnında hissettiğinde dudaklarının arasından bir inleme döküldü. Karşı karşıya kaldığı dehşetin gerçekliğine inanamıyor gibiydi. Ağzını açtı. Bir şeyler demeye çalıştı, fakat kelimeler kor parçalarıymışçasına dilini yakıp dişlerine takılarak kırık bir cümleye dönüştüler.

Gece elini ittirip tam deriyi yaracaktı ki duyduğu bölük pörçük mırıldanmayla geri çekildi. Kadını buzdan bıçakların soğuk keskinliğiyle, dikkatle süzdü.

"Bir daha söyle."

Kadın dudaklarını ısırdı. Pişmanlık beklediğinden daha hızlı vurmuştu. Başını eğdi. Kaçar gibi kendi ruhsal kabuğunun içine çekilmeye çalıştı.

Fakat bile isteye Gece'nin dikkatini üstüne çekmişti bir kere. Şimdi kaçacak bir yer yoktu. Gece kibarca çenesinden tutup başını kaldırdığında korku yüreğini daha da sıkıştırdı. Üzerine dikilmiş o soğuk mavi gözler onu bırakmayacaktı.

"Bir daha söyle."

Gece'nin keskin bakışlarının aksine sesi yumuşacıktı. Yine de, sanki bağırmışçasına kadın irkilmekten kendini alamadı. Kabuğuna daha fazla sokulmak istercesine büzüldükçe büzüldü. Ancak Gece tuttuğu çenesini biraz daha kaldırınca duruldu. Korku, çekingenlik ve kabarıp alçalan kararsızlığın gelgitleriyle mırıldandı.

"Bi... biri daha va... var."

"Kim?"

"Bi... bi çocuk..."

"SUS!" diye bağırdı Gündura. Hiddetten beyaz saçları diken diken, suratı kıpkırmızı olmuştu.

Kadının çökmüş gözleri büyüdü. Pek çok duygu geçti o gözlerden. Sonra öfke yerleşip kaldı.

Fısıltıdan biraz daha yüksek bir sesle, "Çocuklarım, yeğenlerim, hepsi ölüp gitti," dedi. "Benim çocuklarım ne uğruna öldü abi?"

Aldığı cevap sessizlikti. Bakışlarını yere indirirken derin bir iç çekti. Bir nevi rahatlamaydı. Kararını vermişti. Olacakları kabullenmişti. Nasılsa ölecekti, ama varını yoğunu kaybeden bir tek o olmayacaktı. "Sana yapma dedim. Dur dedim..."

"Dildade!"

"...dinlemedin."

"Dildade! Aileye ihanetin affı yokt..."

Çınar'ın yıldırım gibi inen yumruğuyla ihtiyarın başı savruldu.

"Terbiyeni bozma, Avcı." Son kelimeyi bir avuç pisliğe tükürürcesine söylemişti. "Efendi Gece, hanım kardeşin ile konuşuyor."

Gündura gözünün önünde çakan şimşeklerden kurtulmak için gözlerini kırpıştırdı. Başını olabildiğince yana uzatıp ağzına dolan kanı tükürdü. Yediği yumruğu da, yumruğu atan Büyücüyü de görmezden gelerek doğruca kardeşine baktı. Yüzündeki onurlu metanet ilk kez sarsılmış, hiddetin içine acı karışmıştı. 'Sus' diyordu öfkeli bakışları. Sus!

Fakat bu, kadının içinde kalan son kararsızlık tozlarını da dağıtıp attı.

"Aileye ihanet eden sendin abi." dedi kadın hınçla. "Bir çocuk daha var. Bu adamın... başka bir kadından peydahladığı bir çocuğu daha var. Bir kı..."

Kadının sıska vücudu birden sarsıldı. Öne doğru sendelerken sesi boğulup gitti. Şaşkın bakışlarını karnına indirdiğinde gördüğü şey ona çok gerçek dışı geldi. Sırtından girip karnından çıkan ucu kanlı tahta parçası hayal gibiydi. Çok küçük bir an zehir zemberek bir korku sardı benliğini. Sonra katlanılmaz acıyı tattı. Ve hemen ardından istediği sükuneti... Ölüyordu. Ne kalbindeki ne de bedenindeki acılara artık tahammül etmek zorunda değildi.

Kadın düşerken Gece hafifçe yana çekildi. Cansız beden ipleri kesilmiş bir kukla gibi serildi ayaklarının önüne.

"Seni tutan büyüme rağmen hâlâ cevherin yanıyor, Avcı." Çınar'ın ve onun iri kıyım adamının aksine Gece ne şaşırmış ne de irkilmişti. "Aybars Evi'nin reisinden daha azı beklenmezdi elbet. Etkileyici." Oysa etkilenmiş gibi de görünmüyordu. Güzel, donuk bir maskeyi takarcasına taşıyordu yüzünü.

Keyifli bir hayretle alaylı alaylı güldü Çınar. Kan kırmızı bir rujla boyadığı dudaklarında bir yılanın zehirli sırıtması vardı. "Yalnız, kardeşini öldürmek hiç yakışık almadı," dedi. "Senin Avcı takımı bundan hiç hoşlanmayacak. Onu da geç..." Gözlerini yalandan kocaman kocaman açtı. "Neler duydum böyle?! İnanılır şey değil. Doğru duydum, değil mi? Doğru duydum?"

"Evet," dedi yanındaki adam, o hantal başıyla onaylayarak. "Ben de duydum."

"Bak, o da duymuş. İnanılmaz. Bize her zaman ahlaklı gururuyla caka satan onurlu İhtiyar Avcı'mız meğer onursuzun önde gideniymiş. Bir piçi varmış. Bir piçi! Düşünebiliyor musunuz? Kim inanırdı buna! Kimin aklına gelirdi!"

Harcadığı güçten kıpkırmızı olmuş Gündura nefes nefese solur halde Çınar'a baktı. Eğer büyücü canından kopan can parçası olsa, onu olduğu yerde bırakırdı, ufak tefek kadına öyle bir tiksintiyle bakıyordu. İhtiyar'ın bu hali Çınar'ı daha fazla gülümsetti.

"Ah," dedi yarı oyunbaz yarı cilveli. "Biraz daha kurcalasak kim bilir neleeer neler buluruz."

Gece, İhtiyar'ın yanına yürüdü. Adamın hemen önündeki masanın kenarına kalçasını dayayıp kollarını kavuşturdu.

"Bu beklenmedikti."

Kırık camlardan giren ayın soğuk ışığı üstüne vurmuşken insan yumuşaklığından hepten sıyrılmış, sedefli bir parıltıyla parlayan beyaz teniyle mermerden yapılma incelikli bir sanat eserine benzemişti.

"Bir çocuğun daha var."

"Tüm çocuklarım yanımda," dedi Gündura.

Gece onu duymamış gibiydi. "Bana onun yerini söyler misin?"

Rica değil, soru değil; kibarca söylenmiş bir emirdi.

İhtiyar kanlı dişlerinin arasından bir nefes aldı. Gözlerini kapatıp bir an suskun kaldı.

"Benim babası olduğumu bile bilmiyor," dedi sonunda. "Evimle hiçbir bağı yok. Bir avcının armasını taşımıyor."

"Yine de damarlarında akan kan senin kanın."

"Gece..."

"Senin her zaman kendine has bir aptallığın, başına buyruk bir cesaretin vardı. Avcıların gözünde tüm saygınlığını kaybetme pahasına çocuğun yaşamasına göz yumman bunun bir diğer delili değil de nedir? Böylesi bir zayıflığa diğer avcılardan pek azı cesaret edebilirdi. Geçmiş günlerin hatırına eski dostum, kızın ölümü çok sessiz olacak. Avcı onuruna leke gelmeyecek."

Gündura'nın kan çanağı gözlerindeki hiddet kıvılcımları çözülmeye başladı. Öfkesinin dayandığı temel çatlıyordu. Peki ama, o çatlaklara ne doluyordu?

Gece'nin fazla beklemesine gerek kalmadı.

İhtiyar Avcı fed fecir gözlerini Gece'ye dikmiş halde gülmeye başladı. Esir düşmüş, hafiften keçileri kaçırmaya başlamış birinin zavallı gülüşü değildi bu. Çarpıktı. Deliceydi. Korkusuzdu. Kırılmış dişlerinin kızıla boyadığı bir vahşilik vardı. Akıllı bir delinin zalimliğiyle doluydu. Ve... meydan okuyordu. Kadere meydan okuyordu. Gece'ye meydan okuyordu. Herkese, her şeye... meydan okuyordu!

Saatler sonra ilk kez Gece'nin ifadesiz yüzü kırıldı. Koyu mavi gözleri hafif, canlı bir ışıkla mavi mavi parladı. Sonra odadakileri, en çok da Çınar'ı şaşırtarak İhtiyar'a gülümsedi. Zarifti. Kudretliydi. Kibirli ve bir o kadar da hor görülüydü. Gülüşü zehirli, nadir bir çiçeğin açmasını izlemek gibiydi.

"Anlıyorum," dedi Gece. Elini kaldırıp adamın gözünün hizasında tuttu.

İhtiyar önce irkildi. Sonra bütün kasları gerildi. Hırpalanmış ciğerlerine daha fazla hava götürebilmek için burun kanatları genişledi. Çenesi kasıldı. Göz çukurundan tüm bedenine yayılan acının haykırışı boğazında kadar yükseldi. Ama gururu o feryadı tuttu ve birbirine bastırdığı dudaklarının gerisinde boğulan bir hırıltıya dönüştürdü. Gözü yuvasından sökülüp alınırken gık bile demedi.

Gece'nin büyüsüyle çekilen göz, bir tür protez parçasıymışçasına yuvasından çıkıp geldi. Büyücünün avcuna düştü.

Bayılmak üzere olan adamın kasları gevşedi. Yüzü kıpkırmızı olmuş, boncuk boncuk terlemişti. Başı yana kaydı. Kapalı gözünün kirpikleri arasından kızıl yaşlar akıyordu.

"Götür onu Çınar," dedi Gece. "İşim bitmeden ölmemeli."

Çınar saygıyla eğilip Gece'yi selamladıktan sonra ufak bir el hareketiyle yardımcısına İhtiyar'ı gösterdi. İri yarı adam, İhtiyar'ın kırık kemiklerine aldırmadan gayet rahat bir şekilde baygın Avcıyı sırtladı ve uysal uysal Çınar'ı takip ederek odadan çıktı.

Gece şöyle bir etrafına baktı. Kırık sehpanın üstündeki pirinç şekerlik işe yarar görünüyordu. Onu aldı ve masaya, kalplerin yanına koydu. Avcunda nazikçe tuttuğu ıslak, kaygan gözün hızla soğuduğunu hissedebiliyordu. Yaşamın sıcaklığı ne kadar narin bir şeydi. Devrilmiş sürahinin içindeki kalan suyu şekerliğe döktü ve elindeki gözü suya attı. Neredeyse otomatikman büyüsel gücü şekerliğin içindeki göze odaklanmıştı bile.

Gece durgun bakışlarla arkasında minik kan izleri bırakarak suyun içinde hareket eden gözü izledi. İnce bir kuyruğu olan şişko, garip bir balığa benziyordu.

Suyun üstünde desenler belirmeye başladı. İlk önce beyaz mavi renklerden oluşan bulanık şekillerdi. Sonra görüntü hızla netleşti. İnce parmaklara sahip eller diş fırçasına macun sürmekle meşguldü. Macunla işi bitince kapağını kapatıp tüpü yerine koydu. Ardından görüntü yukarı kaydı. Aynadaki yorgun yüze bir an odaklandı. Gözlerinden uyku akan genç bir kızın yüzüydü bu. Kısa, koyu renkli saçları ıslak ve darmadağınıktı.

"Babasına benziyor," dedi Gece kendi kendine.

Kanla kızıla boyanmış parmaklarına gözü kayınca canı sıkıntısıyla nefesini bıraktı. Bu gece bitmesini planladığı bir işle biraz daha uğraşmak zorunda kalacaktı.

Gözü suyun içinden çekip alacakken bir an durdu, kızın yansımasına takılmıştı gözü. Haldur huldur dişlerini fırçalayan kız öylesine aldırmaz ve her şeyden bihaber görünüyordu ki Gece gülümsemekten kendini alamadı. Ne yazık, çok yakında bu ifade paramparça olacaktı.

Çirkin balığa benzeyen gözü sudan çıkardı. Cesetlerin yanlarından geçip odadan çıktı. Birkaç dakika sonra Aybars Evi göklere kadar uzanan alevlerin içinde cayır cayır yanıyordu.



31 Ekim 2025 Cuma

Ay Işığı - Bölüm 1 - Asi

Dolunay gökte parlıyordu; soğuk, güzel ve kayıtsız.

İhtiyar adamın çaresiz haykırışı harabeye dönmüş köşkün kırık camlarından taşarak gecenin içinde yankılandı.

Bu, bu geceki çığlıkların ne ilkiydi ne de sonu.

Yırtılan kaslar, kopan damarlar, bir çağlayan gibi boşalan sıcacık kanın kızıl kokusu...

Kalbi göğsünden koparılıp alınan genç adam daha yere düşmeden can vermişti. Acıyla kasılmış bedeni yere, ağabeyinin yanına yığılıp kaldı.

Aybars Evi'nin diğer odalarında bekleşenlerden kimisi kederle, kimisi tatminle, kimisi ise aldırmazca anladı ki son oğul da ölmüştü.

Genç kadın elindeki sıcak et parçasıyla cesetlere arkasını döndü. Kızıl eti sarmış uzun parmakları amansız, bembeyaz kıvrık pençelere benziyordu. Kanlar parmaklarından, etten süzülüyor, minik pıtırtılarla el dokuması halıya damlıyordu. Pıt. Pıt. Pıt...

Kadın ağır ağır yürüyüp yemek masasına yaklaştı ve elindeki kalbi diğer iki kalbin yanına bıraktı. Sedef nakışlı ipek örtü bu taze kanı da iştahla dokumasının içine çekti. Şimdi yan yana dizilmiş üç kalp vardı masada. Islak ıslak parlayan, ölüm kokan ve artık atmayan, üç insana ait üç kalp yemek masasının uçları yanmış ipek örtüsünü lekeliyordu.

Olması gereken yerden koparılıp alınmış üç kalp...

Bir eşin ve iki oğulun kalbi...

Ailesi...

İhtiyar adamın önünde duruyordu.

Yapılan her şeyin bir bedeli vardı.

Hâlâ için yanan el oyması birkaç eşyanın iç çeken çıtırtıları hariç yemek odası, doldurulup duvara asılmış iblis kafasının her daim sahip olduğu ölüm sessizliğine büründü bir an. Ağır kadife perdeleri için için tüketen korların ince dumanları paramparça olmuş pencerelerden dışarı süzülüyordu. Duvarları taş ve tılsımla örülmüş, bir saat öncesinin heybetli Avcı Evi artık bir harabeye dönmüştü. Savaş kaybedilmiş, küçük bir kale olan ev düşmüştü. Gece'nin bizzat geldiğini gören herkes bunun böyle olacağını biliyordu. Yenileceğini bile bile savaşta ısrar etmek... intihardı bu. Çok kişi ölmüştü. Sevilenler ve sevilmeyenler... Ama evin sahibi Gündura Aybars daha ölmemişti. Onun ölümü evinin hızlı yıkımı kadar merhametli olmayacaktı. Avcı bunu da biliyordu.

Genç kadın masanın öteki ucuna, İhtiyar'ın karşısına oturdu. Yüzünde ne kazanmış birinin gururu ne de aldığı canların azabı vardı. İhtiyar onu kan çanağına dönmüş gözlerle izledi. Kara gözbebeklerinde saf nefret yanıyordu.

Büyücülerin Kara Taç'ı. Gece. Bu kadın, İhtiyar'ın nefret ettiği her şeydi.

"Döktüğün kanların içinde boğulacaksın," dedi Gündura. Kırık burnu yüzünden mi, yoksa öfkesinden mi, sesi boğuk çıkıyordu.

Çaresizlikle söylenmiş sözler değildi bunlar. Gerçek çaresizliğin ne olduğunu bilirdi Gece. Bilecek kadar çok şey görmüştü. Çaresizlik ruhu ezen bir şeydi. Kolay kolay taklidi yapılamaz bir ıstırap. İhtiyar Avcı çaresizlikle ya da kederle konuşmuyordu. Bu ilginçti. Her şeyini kaybetmişken hâlâ... neden?

"İstediğin olmuşken bir de şikayet mi edeceksin?" diye sordu Gece. "Beni kışkırtmak için Ateş'i öldürdüğünde böyle olacağını biliyordun."

İhtiyar'ın nefreti Gece'ye ulaşmıyordu sanki. Aslan ayaklı, kırmızı kadife kaplı, sırma işli sandalyesinde rahatça oturuyor, ifadesiz güzel bir yüzle İhtiyar'a bakıyordu. Kan bulaşmış ellerini öylesine sandalyenin kenarına dayamıştı. Kanın kururken ki serinliğini parmaklarında hissediyordu. Hoşuna da gidiyordu. Ev sıcak, dumanlar yüzünden havası boğucuydu. Gök mavisi parlak gözleri koyulaşmış, gece göğünün altındaki buz tutmuş göllerin rengini almıştı; durgun, soğuk ve karanlık.

Aybars Evi'nin reisi Gündura dik dik baktığı o buz gibi gözlerden korkmadı. O gözlerden korkmayan bir avuç kişiden biriydi, ki adı boş yere deliye çıkmamıştı. Belki de gerçekten delirmişti. Ne de olsa işlerin bu noktaya geleceğini tahmin etse bile her şeyin olup bitmesine izin vermişti.

Eşi, oğulları, onun için savaşan adamları... dün yanındayken bugün kaybettiklerinin yası içini yaktı. Sadece bir an... Sonra geçti.

"Savaşın olduğu yerde ölüm nasıl olmaz," dedi.

"Biz artık savaşta deği..."

"SAVAŞ ASLA BİTMEDİ!"

Ağzından kanlı tükürükler saça saça kükredi İhtiyar. Bir patates çuvalı gibi sandalyesine yığılıp kalmasını sağlayan büyü olmasaydı yerinden de fırlar; kalın, nasırlı parmaklarını kadının gırtlağına da dolardı. Yavaş yavaş boğardı onu, yavaş yavaş.

"Düşmanlığına büyük anlamlar bahşediyorsun," dedi Gece onun bu taşkınlığını hiç umursamadan. "Oysa bir hücrede masal anlatan birisin. Gözlerini kapatmış kendi sesinin yankılarını dinliyorsun. Başka birinin sözleriymişçesine inanıyorsun onlara."

Kanlı dişlerinin süslediği muzaffer bir sırıtma yayıldı ihtiyar adamın suratına. "Masal mı anlatıyorum? Eh, öyleyse doğruları söylüyorum demektir. He Büyücü?"

"Yalanlarla gerçekleri dillendirmek masalların hüneridir Avcı, bilirim. Gel gör ki masallar kirleneli uzun zaman oldu. Yalan olan ne, doğru olan ne? Artık bunun bir önemi yok." Omzunu hafifçe silkti. "Belki de hiç olmadı. Biz olduğunu sandık sadece."

"Hâlâ yeterince iş görüyorlar. Sesimi duyurmam için yeter." Bakışları önündeki kalplere kaydı. "Yetecek!"

"Senin sesin de benim, öyle mi?"

İhtiyar çarpık bir gülümsemeyle baktı ona yeniden. "Doğru."

Gece hissizce süzüyordu ihtiyarı. Ve hissizce konuştu. "Tıkılıp kaldığın duvarların arkasına ulaşacak sesinim demek. Bu yüzden beni kışkırttın. Sana gelmemi istedin. Sebep ne olursa olsun, sana ve ailene yaptıklarım barışın ve barış adına uyduğumuz yasaların bir yanılsamadan ibaret olduğunun kanıtı olacak demek. Anlıyorum. Hem büyücülere hem Meclis'e karşı avcıların eline büyük bir koz vermiş olacaksın. Ne yapmalıyım öyleyse? İntikamımı almanın gururunu taşırken, kullanıldığını anlayan birinin acısıyla sarsılmalı mıyım şimdi?"

Açık sözlüydü Gece. Yılan gibi sağa sola kıvrılmıyor, dalın taşın ardına saklanmaya çalışmıyordu. Hiç bir zaman lafı dolandırmamıştı. Bir kadın için ender bulunan bir özellik. İhtiyar bunu hep takdir etmişti.

"Düzen ne kadar kırılgan görünüyor, değil mi Avcı? Tek bir taşını çekince yıkılıverecek sanki. Hayır, eski dostum, Düzen senin anlayabildiğinden çok daha sağlam. Beni kullanarak bile olsa onu yıkayım derken altında ezildiğinle kalacaksın."

"Bazen yapmamız gereken tek şey, yapmamamız gereken şeydir."

Neredeyse fısıldar gibi, "Haklısın," dedi Gece. Gözlerini İhtiyar'dan çekmeden seslendi. "Çınar."

İçeri kısa boylu, kurnaz bakışlı bir kadın girdi. Çenesini büyücülere has bir kibirle kaldırmıştı. Canlı adımlarla çabucak masaya doğru yaklaştı. Hemen arkasında iri yarı bir adam kırklı yaşlarında görünen bir avcı kadını kolundan tutmuş yürümesi için çekiştiriyordu. Saçı başı dağılmış kadın kara kuru bir şeydi. İhtiyar Avcı'yı gördüğünde bir an olduğu yerde dondu kaldı. Dudaklarını sımsıkı kapatmış, faydasızca metanetli durmaya çalışıyordu. Akıtmamaya yeminler ettiği gözyaşları kederli gözlerine gerçeküstü bir ışıltı vermişti. Masanın üstündeki kalpleri gördüğünde suratındaki son kan damlası da çekilip gitti. Yeğenlerinin ve yengesinin cesetlerini gördüğünde ise boğuk bir inilti çıkararak olduğu yerde sallandı.

İri yarı adam onu sürükleyerek masaya yaklaştırdı.

Gece ayağa kalkıp titreyen kadına doğru yürüdü. Neler olacağını anlamıştı İhtiyar. Parmağını dahi oynatamadığı mühürlü bedeninde yapabildiği tek şeyi yapıp sıkılı dişlerinin arasından hırıldadı.

"Sakın..."

"Siz Avcılar kan bağına herkesten daha fazla değer veriyorsunu..."

"YETER! Ateş'i öldüren bendim! BEN YAPTIM!"

"Onu sadece öldürmedin," dedi Gece düz bir şekilde. Ruhsuz bir açık sözlülük, soğuk bakışlar, kar gibi kadifemsi buzlu bir ses... "Sen benim nişanlımı parçalara ayırdın. Yetmedi, parçalarını şehrin dört bir yanında attın. Ekmek kırıntıları gibi, benim sana gelmem için ondan izler yaptın. Geldim. Şimdi de öylece ölerek kabahatinin bedelini ödeyeceğini düşünmüş olamazsın."

Kanları pıhtılaşmaya başlayan kalplere baktı Gündura. "Yeterince ödedim."

"Buna karar verecek olan benim. Ateş seni severdi, sayardı. Sen ise ona merhamet göstermedin."

"Adalet?!" Gırtlağından gülmekle hırıldamak arasında, hor gören alaycı bir ses çıkardı yaşlı adam. "Adalet ha? Ne zamandan beri Büyücüler bu kelimeyi gerçek manasıyla kullanır oldular."

Gece durgun bir sabırla, "Sözünü ettiğim şey adalet değil," dedi. "Buraya bunun için gelmedim. Senden ödemeni beklediğim şey adalet değil. İntikam da değil. Böylesi basit bir şeyi dahi anlayamıyorken Düzen'e, bana kafa tutmaya cüret edebiliyorsun."

Yanındaki kadına döndü yeniden.

"Isıran köpeğin dişlerini söküp açlıktan ölmesine izin vereceksin ki diğerleri sahibi ısırmanın ne demek olduğunu bilsinler." Uzun boyuyla tepeden bakan Gece eğilip titreyen kadının kulağına fısıldadı. "Olabildiğince çabuk yapacağım. Yine de çok acıyacak."

28 Ekim 2025 Salı

AY IŞIĞI


 




Herkesi şaşkınlıkla sarsan vahşi bir cinayet işlenmişti. Çok geçmeden katil bulunup yakalandı da. Ancak Efendi Gece, nişanlısını öldüren adamın gırtlağını öyle kolayca bırakmaya hiç niyetli değildi. Bir söz verdi.

"Kanından kim varsa öldüğünü görmeden sana ölüm yok, Avcı."

Verilen sözlerden, dökülen kanlardan bihaber Miray'ın tek derdi ise ayın sonunu getirebilmekti. Ödenmemiş faturalarının yanında bir de, bir cinayetin bedelini ödemek zorunda olduğunu öğrenince bahtsızlığına kahretti. Onu avlamak isteyen kişinin, en kudretli iblisleri bile karşısında titreten Büyücü Gece olduğunu öğrendiğindeyse 'yeryüzündeki en şansız kişi' tacını taşıdığına artık emindi.

Yine de kolay yutulur bir lokma olmadığını herkese, en çok da bu gıcık büyücüye göstermeye kararlıydı. Savaşsa savaş, inatsa inattı.

Ve böylece sırlar ortaya dökülecek, oyunlar bozulacak, suskun niyetler dile gelecekti.

Ancak kimsenin öngöremediği asıl şey bambaşkaydı.

Yüzyıllardır süren kapkaranlık bir gecenin içinde gümüşi bir ay parlamaya başlamıştı.