5 Kasım 2025 Çarşamba

Ay Işığı - Bölüm 3 - Av ve Avcı

Geceyle gelen

Sessiz ve kadim

Zarif ve zalim

Göremezsin, duyamazsın

Bilirsin öylece

O orada

Tam yanında

Geldi...

Senin için.

Bir şeyler ters gidiyordu.

Miray'ın hayatında birçok şey genelde ters giderdi zaten.

Ama bu sefer gerçekten bir terslik vardı.

Miray başını kaldırıp çatıların üstünü örten kara kadifeye nakışlanmış parlak aya huzursuz ve yorgunca baktı; dün geceki kadar büyüktü dolunay. Başını indirirken yüzünü buruşturdu. Filmlerde ya da hikayelerdeki gibi; bir gece kötü bir şey olacaksa, o gece gökte mutlaka dolunay parlardı.

Yürüdüğü cadde her zamankinden farklı görünmüyordu, ama sebepsiz huzursuzluğu giderek artıyordu. Omzunun üstünden arkasına bakma dürtüsüne karşı koydu. İçindeki ses acilen topuklayıp kaçmasını söylüyordu, fakat Miray adımlarını bir parça hızlandırmaktan başka bir şey yapmadı. Bilinmeyenin getirdiği korkuya küçük, aptal bir meydan okuma.

Kısa bir an için bu yaptığıyla gurur duydu. Başını fazla çevirmemeye dikkat ederek etrafını incelemeye başladı.

Gündüz tıklım tıklım insanlarla dolu olan geniş cadde, akşam karanlığının iyiden iyiye çökmesiyle neredeyse boşalmış, yolun iki yanına sıralanmış dükkanların çoğu kepenk kapatmıştı. Ailelerinin boş vermişliğini fırsat bilen birkaç yeniyetme kaldırım taşlarına tünemişti. Besin zincirindeki zavallıca yerlerini umursamayarak kendilerince dünya düzenine orta parmaklarını gösteriyorlardı. Bu orta parmak genellikle içlerinden birinin ya da birkaçının karnı guruldayan bir iblisin midesine girmesiyle geçici olarak inerdi. Fakat gençlik denen şey dik kafalılığı da beraberinde getirirdi. Dik kafalılık demek de dik orta parmaklar demekti.

O yaklaşınca üç kafa Miray'a doğru döndü. Gençler, şüphe dolu karanlık bakışlarını genç kızda ve üstündeki ben buradayım diye bas bas bağıran neon sarısı tişörtte gezdirdiler. Her ihtimale karşı cesur görünmeye çalışıyorlardı.

Miray onların bu hallerine bıyık altı güldü. Bir ateşin sönmeye direnen son korları gibi için için yanan avcı cevheri sağ olsun, oğlanların tüm o caka satan etten maskelerinin ardındaki gerçeği rahatça görebiliyordu; adım adım onlara yaklaşan Miray'ın aslında bir iblis olmaması için dua ediyorlardı. Kimisi daha az, kimisi daha fazla, ama arzuladıkları şey aynıydı. Onların bu arzularının yansıması ağzında garip tatlar bırakıyordu. Aynı anda hem kahve içmiş, hem de tarçınlı elma yemiş gibiydi. Ağzı sulanırken boş midesi çalkalandı, hafif guruldamalarla açlığa isyan etti.

Oğlanların önünden umursamazca geçip rahat bir soluk almalarına izin verdi. Tüyleri yenice bitmiş sivilceli suratlarında kavrayışın izleri göründü. Evet evet, o bir iblis ya da büyücü falan değildi. Tüm gün eşek gibi çalışmış, yenice işten çıkmış, sıcak bir çorba ve rahat bir yataktan başka şu an hayattan hiçbir beklentisi olmayan sıradan... eh görece sıradan bir kızdı işte. Arkasından oğlanların ona laf atıp gülüştüklerini duydu. Bu kafayla giderlerse önümüzdeki ayın ilk ışıklarını muhtemelen göremeyeceklerdi.

Köşeyi dönüp, reklam tabelalarının yolu daha az aydınlattığı bir sokağa girdi. Evi bu sokağın sonundaki köşeyi de döndükten sonra iki ev ötedeydi. Attığı her adımla biricik yuvasına daha da yaklaşıyordu, ancak içindeki huzursuzluk da hızla çoğalmış, bir sıkıntı halini almıştı. Nefesi boğazına yapışıyor, sırtında bir şeyin ağırlığını hissediyordu. İzleniyordu sanki.

Arkasını dönüp baktı. Görünürde bir şey yoktu, fakat gecenin karanlığı içine sinmiş bir şeyler olduğu kesindi. Tuhaf bir şey... Bir kişi ya da iblis değildi. Çünkü iradesi olan her şeyin arzuları olurdu. Ve Miray arzuları görme konusunda epey iyiydi. Gözü gökteki yusyuvarlak aya takıldı. Ah evet, tıpkı şu kötü gerilim filmlerindeki gibi bir sahnenin içindeydi cidden. Gökte dolunay, karanlık bir sokak, tek başına bir kadın ve ne idiği belirsiz bir yaratık. O sahnenin sonu kadın için genelde iyi bitmezdi, değil mi?

Derin bir iç çekti. Bu arzusuz şey her neyse, onunla ne şimdi ne de başka bir zaman karşılaşmak istemediğine karar verip ayaklarına yüklendi. Koşar adım yürüyordu şimdi. Karanlık köşelere gözlerini dikip bakıyor, o farkında olmadan ayakları onu aydınlık yerlere çekiyordu.

Bileğindeki gümüş bilekliği çıkarıp avcunun içine aldı. İnce bir zincirin ortasına tutturulmuş, küçük bir düğme boyunda, yassı bir gümüş parçasından ibaret dandik bir tılsımdı, ama iş öl ya da oradan tüy noktasına gelirse ona kaçacak kadar zaman kazandırabilirdi.

İşin o noktaya gelmemesini umuyordu. Sadece biraz daha yürüyecekti. Biraz daha... Eve varmasına çok az kalmıştı.


Sokak sessiz, bomboş ve az çok aydınlıktı. Demir kepenklerle vitrinleri örtülmüş dükkanların reklam tabelaları her renkten ışıldıyor ve her yirmi otuz metrede bir uzun direklerin üstünde birilerinin aşırmadığı ya da patlatmadığı sokak lambaları tembelce yanıyordu. Dükkanların üstündeki altı yedi katlı apartmanların ışıklı pencereleri geleni geçeni izleyen huysuz ihtiyarlar gibi güven vermekten uzaktılar; kıçınızın peşine bir iblis takılmışsa bu sizin sorununuzdu, onların değil. Yolun kenarına park edilmiş arabalar da gailesiz bir somurtuklukla uyuyorlardı.

Genel olarak bakıldığında Miray az önceki gençlerin hayat karşısındaki gailesiz duruşlarını paylaşırdı. Gençliğinden değil. Ev kirası, ödenmesi gereken faturalar, yemekti giysiydi derken iblisler için endişelenemeyecek kadar yorgun oluyordu. Hayata orta parmağını kaldıramayacak kadar çok yorgun. Hoş, hayata orta parmağını kaldırmaya kalksa bu kadersizlikle muhtemelen o parmak kendi kıçına girerdi.

Ancak bu gün... bu gün farklı bir şeyler vardı.

Alışılmışın dışında, tüylerini diken diken eden bir şey kafasının içinde alarm çanları çaldırıyordu.

Ve... Miray'da bir Avcı'nın da kanı vardı.

İçgüdüsel olarak bir şeylerin çok ama çok yanlış gittiğini anladığı an bedeni kendiliğinden hareket etti. Tam zamanında yana kaydı.

Çok değil, yarım metre ötesinden bir ışık seli onu kıl payı sıyırıp geçip gitti. Tek suçu oraya dikilmek olan masum bir lamba direğine çarptı ve zavallı şeyi ürkütücü bir sessizlikle güneşte unutulmuş mum gibi eğip yamulttu.

Miray da ne uyku kalmıştı ne yorgunluk.

Vücudu adrenalin pompalamaya başlarken ona saldıranın kim olduğunu görmek için döndü.

Teorik olarak avlanmak yasaktı. Kanunlarda böyle yazıyordu. Ancak... aklı selim her kişinin bir şekilde öğrendiği üzere teorik olanlar genelde teoride kalırdı. Hayatın boktan işleyişinde, yani pratikte işler biraz farklıydı. Yeterince hızlı, yeterince sessiz olunursa her şey mubahtı. İnsanı, iblisi, büyücüsü, avcısı... fark etmez. Güçlü güçsüzü yerdi. İşin özü yakalanmamakta yatıyordu.

Sakın paçanı kaptırma!

Miray önünde uzayıp giden sessiz sokağa baktı. Avcundaki tılsımı fırlattır fırlatmaz bedenindeki her kas zerreciğiyle tabana kuvvet koşmaya hazırdı.

İlkin sıra dışı hiçbir şey görmedi. Ama o şeyin orada olduğunu biliyordu. Üzerine dikilmiş bakışlar içgüdülerini kaşındıracak kadar yoğundu. Neydi bu?! Yeni bir tür iblis mi? Göremediği gibi, arzularını da hissedemediği için onu neredeyse gafil avlayacak bir canavar. Muhtemelen fazlaca açıkmış, çirkin ve Miray şanslıysa azıcık aptal olanlardan.

Ama Miray ne zaman şanslı biri olmuştu ki?!

Karanlık, ışıltılı bir saten gibi dalgalandı. Sanki ilahi bir sihirbaz şapkasını örten örtüyü gösterişli bir hareketle çekip almıştı. Sokak bir an boştu, bir an sonra uzun boylu, güzel bir kadın yolun ortasında durmuş ona bakıyordu. Kesinlikle bir büyücüydü. Daha da fenası saygın ve güçlü bir büyücü... Köhne sokağı asil duruşunun sessiz hakaretleriyle eziyordu.

'Bir yansıma büyüsü olmalı,' diye düşündü Miray anında. Ne de olsa gördüğünü kabullenmek istemiyorsan inkar etmek en basitiydi. Ayrıca bir yansımanın arzuları olmazdı. İblislerin avlarını tuzağa çekmek için sık sık kullandıkları yöntemlerden biriydi bu. Cilveli bir kadın, yakışıklı bir erkek, yardıma muhtaç sevimli bir çocuk, ya da para dolu bir cüzdan... Yanılsamanın görüntüleri değişir, ancak kurbanların kaderi nadiren olumlu bir yönde değişirdi.

'Ama neden tanrıçalar gibi duran bir kadın?' diye bir düşünce çaktı kafasının içinde. Sırtını dayamak için kullanacağı yumuşak bir yastık ve bir kase mercimek çorbasına tav olurdu zaten. Üstelik bu kadın cilveli kelimesinin anlamından bile bihaber duruyordu. Daha çok 'kellen benim' diyen tiplerdendi.

'Bilinçaltıma gömülü zevklerimde bir sorun mu var acaba,' diye kendi kendine kurulurken, birden belki saçının bir hareketinden, belki yola düşen belli belirsiz gölgesinden kadının gerçek olduğunu fark etti. Bir yanılsama falan değil. Baya baya elle tutulur katılığı olan biri... Sokak lambasını tereyağı gibi eriten gerçek bir Büyücü...

Ve bu daha da şok ediciydi. Az önceki oğlanların arzularını görebildiği gibi bu kadının arzularını göremiyordu. Arzu namına en ufak bir kırıntı dahi hissetmiyordu. İblislerin Başı! Hayatı boyunca hiç böyle biriyle karşılaşmamıştı.

Ve bu gerçekten boktan bir durumdu. Kullanabileceği yegane avantajı şu an bir hiçti. Sıfır! Zero!

Hepsini de geç. Bu gerçek büyücünün o saygın, o elit canı sıkılmıştı da farklı heyecanlar aramak için, kaybolanın bir gün sonra unutulduğu bu yerde avlanmak mı istiyordu?

Şansınada karşısına Miray mı çıkmıştı?

Miray omuzlarını düşürdü. "Kesinlikle uğursuz bir günde doğmuş olmalıyım," diye mırıldandı.

Karşısındaki bir iblis olsa ne olurdu sanki. Hatta normal bir büyücüye bile razıydı.

Kadın başını hafifçe yana yatırıp ilgiyle, ceylan yavrusunu süzen bir aslan gibi Miray'ı süzdü. Miray'ın ilk darbeyi savuşturmasına şaşırmış gibi bir hali vardı. Ya da yoktu. Gölgeli yüzünden, heykel gibi duruşundan bir anlam çıkarmak zordu. Belki de büyücü bilerek ıskalamıştı. Kaçmayan bir avı kovalamanın ne eğlencesi olurdu ki.

'Demek bu, zavallı kurbanlarını kovalayan bir seri katil filminden bir sahne olacak, ha,' diye geçirdi aklından. Çünkü kadın kıpırdamıyordu. Sanki Miray'ın hareket etmesini bekler gibiydi. Kedinin oynadığı minik fare... Aslanın önündeki yavru ceylan... İblisin elindeki küçük çocuk... Kaç zavallı şey kaç, der gibi.

Miray'ın sinir kat sayısı şöyle bir titreşti. Şu kibirli duruş, şu havalar... neydi yani? Sanki herkes tahtadan, bu mübarek büyücü altındandı. Miray ilk görüşte aşk nedir bilmiyordu, ama ilk görüşte gıcıklık nedir öğrenmişti.

Elbette büyücüyle başa baş savaşamazdı. Arzularını göremediği için onu nasıl korkutup kaçıracağını bilmiyordu da. Bildiği bir şey varsa... Büyücü Hanım oyun mu istiyordu? Eh, o zaman bir zahmet başka kapıya gidecekti.

Yumruğunu ileri uzattı Miray. Şu an kendini oldukça genç hissediyordu. Hayata orta parmağını kaldıracak kadar genç!

Ve bir parmak yavaşça yukarı doğru kalktı.

Hiç yorum yok: