24 Mart 2026 Salı

Ay Işığı - Bölüm 4 - Çekirge Kaç Kere Zıplar

Bazı insanlar 'hayır'dan hiç anlamıyor. Sırf sen oyun oynamak istiyorsun diye, karşındaki de oynayacak değil ya.

Büyücüler işte!

Miray'ın tılsım bilekliği asfaltın üstünde minik bir gümüş eriğine dönmüştü. Dakikalar sonra tılsım kolyesi de gitmişti. Yuvarlak gümüş parçası göz açıp kapayıncaya kadar kızıl kora dönmüş, kıvılcımlar saçarak asfaltın üzerinde seke seke gözden kaybolmuştu. Zincirinin yarısı ve Miray'ın kurtulma umutlarının çoğunu da beraberinde götürerek.

 Miray elindeki incecik gümüş zincirden geri kalanları hırsla yere fırlattı. Eh, ucuz etin suyu kara oluyordu tabii. Yanıp kızarmış elinin sızısını görmezden gelerek olduğu yerde daha da büzüştü. Nefes nefese kırmızı küçük bir arabanın arkasına sığınmıştı.

Gözlerini kapayarak bir iki saniye de olsa sessizce soluklanmaya çalıştı. Sakinleşmeliydi. Eğreti sığınağının mahremiyeti fazla sürmezdi.

Büyücü harbiden güçlüydü. Miray ikidir elinden kıl payı kurtulmuştu, ama büyücünün iki tılsımı da paramparça etmesi iki dakikasını almamıştı. Asil ve sarsılmaz bir gözü dönmüşlükle saldırıyordu. Muhtemelen biraz sonra da Miray'ın hareket çektiği o orta parmağını zarifçe söküp söküp geri takacaktı. Nerelere takacağını Miray düşünmek istemiyordu.

Ürperdi. Artık son bir kozu kalmıştı.

Kotunun paçasını yırtarcasına sıyırıp ayak bileğine iki tur sarılı uzun zinciri çözdü. Parçalanan diğerleri gibi değildi bu. Gümüş saflığı daha yüksekti. Neredeyse iki aylık maaşına mal olmuştu.

"Kaybedemem," diye fısıldadı kendi kendine. "O cadıya böyle yenilemem."

İyi bir plan yapmalıydı. İşe yarar, zekice bir tane... yapabilirdi. Evet!

"Nah yaparsın," diye çınladı mantığının sesi aklının içinde. "Beyninin normal çalıştığından bile emin olamıyorum ben. Söyler misin, aklı başında hangi insan bir büyücüye hareket çeker, ha!"

"Hak etmediğini söyleyemezsin," diye homurdandı Miray, kırılmaya başlayan özgüvenini gururun ince sicimleriyle bir arada tutmaya çalışarak. Aradaki güç dengesizliğinin elbette farkınaydı. Dağdan inen bir heyelanın önündeki küçük bir ağaçtı. Yine de öylece, savaşmadan pes etmek istemiyordu. "Köşeye sıkıştığında bir fare bile dişlerini gösterir."

"Evet," dedi mantığı rahat bir alaycılıkla. "Minicik bir beyni olan küçük bir fare bile karşısındaki kediyi daha da kudurtmamak için minicik elindeki minicik orta parmağını kendine saklamasını bilir. Bir Sıradandan biraz daha çevik, biraz daha güçlüsün sadece. Elinde incecik bir zincir. Cıbıldak kıçınla neyine güvenip o kadına kafa tutacaksın? Havalara falan girmek senin neyine?..."

İçsel aşağılamaları bir şangırtıyla kesildi. Korkunun ince sızısı kalbinden başlayıp bacaklarından geçerek ayak parmaklarını sızlata sızlata akıp gitti. Ne oluyor demeye kalmadan dertsizce gülen oğlanların sesini duydu. Ergenliğin çatallandırdığı tortulu sesleri bir yükselip bir alçalıyor, hararetli konuşmalarının arasına kahkahaları karışıyordu.

Tuttuğu soluğunu bırakırken olduğu yere daha da yığıldı. Birkaç salak yüzünden az daha kalpten gidiyordu. Utanç ruhunda yükseldi. İnanamıyordu. Büyücü birkaç dakikada onu bu kadar zayıf bir hale mi getirmişti?

Öfkeyle çenesi kasıldı. Oğlanların giderek uzaklaşan seslerini dinledi. İnceden inceye kıskandı onları. Keşke o da şu an dertsizce evine gidebilseydi.

Ama gidemiyordu işte! Neden peki? Canı sıkılmış bir hanımefendi yüzünden!

Büyücü Hanım'ın suratına bir tane geçirdiğini hayal ederek zincir tılsımı elinin etrafına yettiğince dolayıp yumruğunu kapattı.

Oğlanlar iyice uzaklaştığında sindiği yerden kafasını çıkarıp sağı solu kolaçan etti. Yerinden fırladı ve ileri koşturup büyükçe bir arabanın gölgesine sindi. Büyücüden ses seda yoktu. Vaz mı geçmişti acaba? Sanmıyordu. Nerdeydi onda o şans!

Tozlu yola çöküp düşünmeye çalıştı. Bu işten en az zararla nasıl sıyrılabilirdi?

"Hızlı, acısız bir ölümle," diye cevabı yapıştırdı mantığı.

"Hiç yardımcı olmuyorsun."

İç çekti. Şu anda çok daha donanımlı, çok daha güçlü biri olabilirdi. Bir Sıradan değil de, bir avcı olarak yetiştirilseydi eğer. Olmayacak bir şey. Ama ya olsaydı? Küçük bir çocuk olduğu o zamana geri dönebilse ve dünya daha farklı bir yer olsaydı, şimdi böyle sefil bir halde saklanmak zorunda kalır mıydı?

"Nasıl olsa anasının soyadını taşıyor," demişti anneannesi dedesine o gün.

Babaların soyadının annelerden farklı olduğunu o zaman öğrenmişti Miray.

Onun uyuduğunu sandıkları için fısıldayarak konuşuyorlardı. Oysa Miray çıtır çıtır yanan sobanın tatlı sıcaklığına sırtını vermiş, gözlerini kapamış uyur numarası yapıyordu. Konuşmalar kesilmesin diye kasları uyuşsa dahi kıpırdamaya cesaret edemiyordu.

"Avcıların arasında tek bir tanıdığı yok," dedi anneannesi. "Avcılar da bunu bilmez. Bizimle yiyip içiyor. Eve yakın bir şehir okuluna gönderelim işte."

"Ya çocuğun cevheri iyice harlanırsa hanım? Melez olsa da kan baskın çıktı mı, bu çocuğu bu okula niye gönderdiniz diye sormazlar mı?"

"Sorarlar ya," dedi anneannesi yılgın bir sesle. "Sorarlar da, tut ki avcıların arasına yolladık, o vakit hangi soydan geldiğini sormayacaklar mı? Ne Ata Evi var, ne avcı arması. Melez olduğunu bir öğrenirlerse etmediklerini bırakmazlar yavrucağa."

Hışırtılar duyuldu. Dedesi düşündüğü zamanlarda hep yaptığı gibi yine sakalını kaşımaya başlamıştı. Kafasında tek tel saç kalmasa da sakalı gür ve pamuk gibi beyazdı. Ama o pamuksu görünüşüne rağmen sert ve hırçın bir kıl yumağıydı. Bir şeyin göründüğü gibi olmadığını dedesinin sakalında öğrenmişti Miray.

"Doğru söylersin söylemesine de, avcı okuluna gitse kendini korumayı kollamayı öğrenir," dedi.

"Paramız yetmez ki."

"Ağılda oğlak doğsa, ovada otu biter derler hanım. Buluruz bir çaresini."

"Ona bir çare buluruz da..."

Derin, titrek bir iç çekti yaşlı kadın. Miray kapalı gözlerinden göremiyordu, ama anneannesinin sesinden göz pınarlarına yaşların çoktan dolduğunu tahmin ediyordu. İklimi narin biriydi anneannesi. En ufak yelde gözlerinden yağmurlar akardı.

"Bilmez gibi konuşma," dedi asıl derdinin ağırlığını nihayet kelimelere dökerek. "Babası olacak herifin kulağına bir giderse yaşatmaz çocuğu. Varsın bizim okullara gitsin. Varsın anca karın tokluğuna çalışsın. Görecek günü olur. Evlenir, çoluğu çocuğu olur."

Hışırtılar kesildi. Dedesi sakalını kaşımayı bırakmıştı. "Eh, dediğin gibi olsun öyleyse," dedi yaşlı adam sonunda. "Özünde varsa eğer, çoraklıkta bile boy atar."

Demek ki özümde yokmuş diye düşündü Miray. "Ah, anneanne," diye fısıldadı gözlerini yukarı kaldırırken. "Şimdi de ne halt edeceğimi söyleyeydin iyiydi."

Gece göğünün yumuşak siyahlığından gözlerini indirip, perdelerinin arkasında ışıkları yanan pencereleri takip ederek bakışlarını aşağı kaydırdığı sırada gördüğü şeyle durdu. Umut kırıntıları yeniden içinde yeşerdi. Kırmızı beyaz küçük tabela ona gülümsüyordu sanki.

"Sağ ol anneanne. Bu da olur."

Aklına bir fikir gelmişti. Çok iyi bir şey değildi belki, ama yine de iş görürdü. Yani... görmesini umuyordu.

Miray kafasını yukarı uzatıp gelen giden var mı diye arabanın üstünden baktı. Sokak boş, büyücü yoktu. Kim kimden saklanıyordu belli değildi.

Canı sıkılır gibi oldu nedense. Görmezden mi geliniyordu yoksa? Umursanmıyor muydu? Hani şikayet ettiğinden falan değil de, birini kovalamanın, hayatını tehdit etmenin de bir adabı olurdu canım! Ne o öyle, canın istediğinde masum bir kızın üstüne büyülerini yağdır, canın istediğinde çek git. Çok ayıp!

Neyse, kadının ortalıklarda görünmemesi iyiydi tabii. Ona karşı daha ne kadar direnebilirdi, bilmiyordu. Cevheri bir işe yaramıyordu. Ve büyücünün çevikliği Miray'ınkinden çok daha iyiydi.  

"Sadece çevikliği değil, her bakımdan senden daha iyi," dedi mantığı rahat bir vicdansızlıkla. "Boyunu posunu geç, seni kovalarken ne kadar rahat, ne kadar profesyoneldi."

"Fark ettim," diye homurdandı Miray.

"Bu kadın basit bir büyücü değil. Seni öldürmeyi kafasına koymuşsa yapacaktır. Hızlı ve acısız olmasını sağlaman en mantıklı yol. Ki bunu sağlamak konusunda hiç fena gitmiyorsun."

"Onu iki sefer atlatmayı başardım!" İnce bir gurur dalgası korkuyla ürpermiş göğsünde ılık titrek bir sızı olarak yükseldi.

"Eh," dedi mantığının nemrut sesi. "Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar, üçüncüsünde... pat!"

Miray olduğu yerde büzüştü. "Sevgili mantığım," diye fısıldadı yarı yılgın yarı sinirli bir sesle. "Sen kimden yanasın ya?! Ben burada kıçımızı kurtarmaya çalışıyorum, sen ne hikaye anlatıyorsun?"

"Sonunda hep benim dediğime geliyoruz ama."

Miray derin bir nefes aldı.

Tatmin olmuş bir kibirle, "Haklı olduğumu bilmen çok hoş," dedi mantığı. "Şimdi o poponu çöktüğün yerden kaldır. Hazır büyücü ortalarda yokken kıçı yayman pek mantıksız."

"Hah! Az önce boşa kaçıyorsun diyene bak! Hani hızlı ve acısız bir ölüm gerekti bana."

"Ben sana kaçman faydasız dedim. Git teslim ol demedim ki."

"Bu da ne demek şimdi?!"

"Kaçarken hızlıca nalları dikme olasılığın daha yüksek demek. Zaten iki kere paçayı sıyırdın. Üçüncüsünde sonsuz huzura varman neredeyse kesin."

"Sağ ol ya!"

"Rica ederim. Şimdi kaldır kıçını."

Kendi mantığı bile kendine düşmanken bir insan nasıl hayatta kalabilir?

Yol kenarına sıra sıra dizilmiş arabaların gölgelerinden çıkmamaya çalışarak beli yarı bükük koşar adım ilerledi. Az önceki tabelanın sahibi küçük kafeyi görünce gözleri ışıldadı. Adımlarını daha da hızlandırarak kafenin önündeki beyaz minibüse doğru koştu.

Kafenin kendi gibi küçük, iki üç masalık bir bahçesi vardı. Yarım metrelik demir çitlerle çevriliydi. Çitler sarmaşıklar sarılsın, yeşil doğal bir set gibi görünsün diye yapılmıştı muhtemelen. Ama şimdi boyası aşınmış bu demir çubuklar baharın tüm yeşilleri coşturduğu şu günlere rağmen ölü kalmayı başarmış dalları ve iyi kötü o dallara tutunup kalmış buruşuk yaprakları sergileyen, geçmiş güzel günlerin paslı bir anıtı gibiydi. Kafenin de dökülmekte çitlerden kalır yanı yoktu.

Miray hayal kırıklığıyla bir an durakladı. Buranın koruma tılsımı ancak bir fareyi korurdu.

Tabii bir koruma tılsımı varsa!

Halka açık yerlerin belli bir seviyeye kadar iblislere ve büyülere karşı korumasının olması yasal bir zorunluluktu. İş yeri sahibinin bir çakallık yapmayıp yasalara uymuş olmasını diledi.

Minibüsün arkasında, gölgelerin karanlığına iyice sinerek tek dizinin üstüne çökmüştü. Kafasını yavaşça uzatarak sağa sola bakındı. Etrafta kimsecikler yoktu, hedef tam karşısındaydı ve önü açıktı.

Ayağa kalktı. Tam kafeye doğru koşacağı sırada artık yalnız olmadığını hissetti. Ensesindeki ürperti omuriliğine doğru aktı.

Başını kaldırdı. Sırtındaki minik mavi kanatlarını çırpıştıran bir göz küresi, kara bir nokta gibi görünen irisini ona dikmiş bakıyordu. 'Yakalandın,' diyordu sanki. 'Yakalandın seni küçük şey.'

Çekirge kaç kere zıplardı sahi? Bir kere, iki kere... Üç? Belki.

Hiç yorum yok: