29 Mart 2026 Pazar

Ay Işığı - Bölüm 8 - Sürüsüne Küsmüş Kuzu

 

Bir küçük çakıl taşının dalgalandırdığı kenar mahallenin telaşı durulmak üzereydi. Şaşkın ve meraklı insanlar teker teker evlerine çekiliyor, hararetli konuşmalar diniyor ve perdelerin gerisindeki ışıklar gecenin ilerleyen saatlerine dayanamayıp sönüyordu. Gece yarısı hakkı olan sessizliği yavaş yavaş geri aldı. Ama bu her zamanki sessizlik değildi. Ağır ve gergindi... Kötü, uğursuz bir tat bırakıyordu insanda. Olağandan daha kötü şeylere gebeydi sanki ve bunu fark edenler hissettiklerini dillendirmeye dahi korkup yorganlarının altında titremeyi seçiyorlardı.

Eski apartmanın ışığı yanan tek dairesinin kapı kilidi yuvasında yavaşça döndü. Bir tur... iki... üç. Misafirini içeri buyur eden nazik bir ev sahibi gibi kapı kibarca açıldı. Apartmanın karanlık koridorundan salonun yarı aydınlığına adımını attı Gece.

* * * * *

Minik kara örümcek tozlu kara zeminde zıpladı. Öylesine hafif, öylesine hızlıydı ki bir saniye önce durduğu yerin bir saniye sonra yirmi santim ötesinde beliriveriyordu. Durup rotasını bir daha gözden geçirdi. Kız ışığı kapatmadan uyumuştu, bu da işini hiç mi hiç kolaylaştırmıyordu. Yine de pek sorun etmedi. Nereye saklanacağını, neyin nerede olduğunu ağ nasıl yapılır bildiği kadar iyi biliyordu. Burası onun bölgesiydi.

Teki odanın başka köşesine attırılıp kalmış bir terliğin kenarına tutundu. Hedefi yatağın yanındaki sehpadan bozma komodine tırmanmaktı. Orada ıvır zıvır çoktu, rahatça saklanabilirdi, ayrıca kıza da yeterince yaklaşmış olurdu. Ama önünde bir örümcek için uzun bir açıklık vardı. Başka zaman olsa oradan gitmeyi dert etmezdi, bölgesinde yaşayan genç dişi insan genellikle onu görmezden gelme eğilimindeydi. Lakin şimdi kesin bir emir almıştı ve az ötede sandalyede oturan kadının keskin, parlak gözleri onun ağını dikkatli örmeye zorluyordu. Kadın yalnız ve düşünceli görünüyor bile olsa rahat hareket edemez, hata yapamazdı. "Kimseye görünmeden, uyuyan kıza yaklaş," demişti Hanımı. Emir veren sesi katı ve meraklıydı. Örümcek ise meraklı değildi. Hele ki insanoğlunu hiç merak etmiyordu. İnsan yemezdi ki, niye merak etsin. Kaldı ki çoğu insan örümcek katiliydi. Ama efendi ne derse elbette onu yapacaktı. Efendi bir insanı merak ettiyse o da bir insanı merak edecekti. Efendi git derse gidecek, gel derse gelecekti. Böyle olması pek tabii çok doğaldı.

Örümcek sağı solu kolaçan etti ve açıklıktan düz gitmek yerine genç kızın uyuduğu yatağın gölgesine doğru zıpladı. Bu... büyük bir hataydı. O da hata ettiğini anladı, ama her şey için artık çok geçti. Örümcek havada yatağın büyük karanlık gölgesine doğru kayarken tam karşısında karanlığın içinde yoktan iki göz belirdi. Bir kedinin büyük, parlak ve vahşi gözleri... Minik sivri dişlerin süslediği tatlı ağzı örümceği yutmak için zevkle açıldı.

Kedinin kara dumandan bedeni yatak altının karanlığından usulca dışarı süzüldü. Işığın değdiği yerler katılaşıyor, isten bedeni nefes almak kadar zahmetsizce ete kemiğe bürünüyordu. Bembeyaz sivri dişlerini göstere göstere uzun pembe dilini kıvırıp güzelce esnedi. Poposunu havaya dikerek bir de gerindi. Kedilere has somurtuk bir ifade vardı tüylü suratında. Uykusu bölünmüştü. Hoş, şikayet edecek değildi. Casuslarını mideye indirerek Örümcek Hanım'ı sinir ettiğini bilmek tatsız tuzsuz örümceklere de, onları yakalamak için katlandığı zahmete de değiyordu. Etrafına ilgisiz birkaç bakış attıktan sonra, küçük kara patileriyle az ileride oturan sahibine doğru tembel tembel yürüdü.

Gece ayaklarına sürtünen kediye belli belirsiz gülümsedi ve kucağına çıkmasına izin verdi. Kızı hemen öldürüp işi çabucak bitirmek yerine odadaki tek sandalyeye oturmuştu. Nasıl olsa kız yakın zamanda uyanacağa benzemiyordu ve Gece'nin de eve dönmek için acelesi yoktu.

Başını çevirip mışıl mışıl uyuyan kıza baktı. Gençliğinin diriliğini taşıyan küçük göğüsleri her nefesle yükselip iniyordu. Bir konuşmanın ortasında donup kalmış gibi, ya da sanki her an konuşmaya başlayacakmış gibi dudakları hafif aralıktı. Peşinde Elit bir büyücü varken ve o büyücüye hoyratça meydan okumuşken böyle derin, korumasızca uyumak gailesiz bir kibir miydi, yoksa minik bir ruhun aptal cesareti mi?

İhtiyar Avcı'yı düşününce Gece gülümseyecek gibi oldu, ama kendi kökleri aklına gelince gülümsemesinin narin çizgileri daha dudaklarına dokunamadan soldu. Armutlar hep ağacının dibine düşüyordu.

Kızın küçük dünyası Gece'ye yabancıydı. Daha önce kafasını bu denli eğip aşağılara bakmak, toplumun alt tabakasına bu kadar yaklaşmak zorunda kalmamıştı. Şimdi bu yerde kokular, renkler onun bildiği dünyadan çok uzaktı. Tozlu, eski, cezbetmekten uzak ve göründüğü gibiydi.

Ama bu küçük sefil evde çok daha fazlası vardı; özündeki yabansılık, sezilen başına buyrukluk bir şekilde ona ilginç gelmişti. Ve tanıdık...

Ev başlı başına unutulmuş bir tavan arasını andırıyordu; gözlerden ırak tutulmuşçasına bakir, sessizliğe terk edilmiş gibi kederli, boyası kabarmış duvarları hafif rutubetliydi. Biraz ucuz limon kolonyası, biraz kan, hepsinin üstünde unutulmuşluk kokuyordu. Evde hatıralardan ziyade sahiplenilmiş bir yalnızlık birikmişti. Bir tek başınalık hakimdi her şeye. Küçük bir masa, bir sandalye ki Gece şimdi onun üstünde oturuyordu, tek kişilik küçük bir yatak, aynası eskimiş cilası çizilmiş  minik bir elbise dolabı... Çerçevelenmiş tek resimse özensizce yapılmış, yeşil kırlarla mavi göğün huzuru beceriksizce anlatmaya çalıştığı, ucuz yağlı boya tabloydu. Duvar boş kalmasın diye ölesine asılmış bir resimdi.

Bu ev bir kişiye aitti. İkinci bir kişiye yer yoktu. İşte bu, kızın aptalca denilebilecek karşı koymaları kadar ilgi çekiciydi. İçinde bir sürü oda olan büyük evlerde, en az birkaç aile yaşayan Avcıların kalabalık tabiatına tabiatı ne kadar tersti. Onu dışlamış sürüsüne tamamen sırtını dönmüş küçük bir kuzuya benziyordu.

Ayağa kalkınca kucağındaki kedi atladı. Gece'ye bakmadan yumuşacık patilerinin olanca sessizliğiyle masanın altına koşturdu. Gölgeye vardığında etten kemikten bedeni çözülmeye, yeniden hayali bir varlıkmışçasına kara dumana dönmeye başladı. Gölge iblislerine has bir yetiyle duman bedeni masanın gölgesiyle kaynaşıp onu gözlerden gizledi. Rahatsız edilmeyeceğinden emin uyumaya kaldığı yerden devam edebilirdi artık. Derken gözüne yatağın gölgesine kendini atmaya çalışan başka bir örümcek daha ilişti. Başka bir casus daha... Örümcek Hanım bugün dikizlemekte pek inatçıydı. Gölgeden gölgeye süzülerek gözünü bir an olsun avından ayırmadan örümceğe doğru yavaş yavaş ilerlemeye başladı.

Gece yürüyüp küçük yatağın kenarında durdu. Kızın yorgunluğu sadece yüzünden değil, her halinden anlaşılıyordu. Üstüne bir şeyler giyecek kadar hali bile yoktu ki iç çamaşırlarıyla uyuyup kalmıştı. Ten rengi, gösterişsiz, alabildiğine sade çamaşırlardı giydikleri.

'Kesinlikle dikkat çekmek istemiyor,' diye düşündü Gece. Taşıdığı melez kan düşünülürse böyle olması doğaldı. Kızın bir eli gevşekçe, yarasına bastırdığı havlunun üstündeydi. Sol dizini kıvırmış ayağını diğer dizine doğru çekmişti. Başı yana dönüktü. Kısa dağınık saçlarının örtemediği boynu iyice ortaya çıkmıştı. Terden ıslanmış teni lambanın altında hafifçe parlıyordu. Sıska bir şeydi. Ufak tefek yaralarıyla ve belirginleşmeye başlayan morluklarıyla olduğundan daha zavallı görünüyordu.

"Miray," dedi Gece neredeyse fısıldarcasına.

Kızın adı buydu; Miray. Bir Avcı melezi için bile gençti; daha yirmi üç yaşındaydı. Görünürde ne özel bir yeteneği ne de kayda değer bir vasfı vardı. Ufak tefek geçici bir sürü işte çalışmıştı, şimdi de marketin birinde yükselme arzusundan yoksun, rafların arasında ömür tüketiyor, anneannesi ve büyükbabasının ölümünden beri de tek başına yaşıyordu. İhtiyar Avcı doğruyu söylemişti. Kızın aileyle, avcılarla, hatta avcı melezleriyle bile görünürde hiçbir bağı yoktu. Kesin bir soyutlanmışlığın içinde anne tarafındaki akrabalarıyla dahi görüşmüyor konuşmuyordu. Bir Avcı melezinden ziyade bir Sıradanın hayatını yaşıyordu. Miray'ı araştıran Çınar'ın bir iki sayfalık raporundan öğrendiği her şey bu kadardı.

Ama şimdi yılgın bir edayla sessiz sedasız uyuyan eve baktığında rapordaki kelimeler gerçek nesnelere dönüyor, seçilmiş yalnızlığın keskin tadını rutubetli havada alabiliyordu. Ancak bu rahatsız edici değildi. Belki hüzünlüydü, yine de bu kızın sessizliğinde sakinleştirici bir şeyler vardı. Hırçın yabani ıssızlığı Gece'nin durgun ıssızlığına benzemiyordu. Bir şekilde aynı ve tamamen farklıydılar.

Kızın belindeki havlunun kenarından tutup kızıla dönmüş pamuklu kumaşı dikkatle kaldırdı. Bir avcı için mühim bir yara değildi. Kanaması durmuştu bile. Yatağın kenarındaki boşluğa oturdu. Eski küçük yatak ağırlığıyla çöküp inledi. Gevşemiş yayları uyuyan kızı sarstı. Yine de derince uyuyan Miray uyanmadı. Gözbebekleri gözkapakları altında titreşti, aralı dudaklarını kapatacak gibi oldu, ama sonra hareketsizce uyumaya devam etti. Gece uzanıp bir annenin bebeğini sevmesi gibi şefkatle parmaklarını kızın sıcak, terden ıslanmış boynunda gezdirdi.

"Miray," diye seslendi usulca. "Uyan hadi."

Kızdan herhangi bir tepki gelmedi. Teni olması gerektiğinden biraz daha sıcaktı. Ateşi çıkmıştı. Daha da uzanıp yüzünü kızın yüzüne yaklaştırdı. Simsiyah ipek saçları omuzlarından kayıp kızın üstüne aktı. Kızın gözbebekleri titreşiyordu. Kıpır kıpır, onları tutan gözkapaklarını yırtıp kaçmak ister gibiydiler. Tehlikenin farkındaydılar sanki. Lakin kudretleri kızı uyandırmaya yetmiyordu. Nasıl bir rüya görüyordu acaba ki uyanmak istemiyordu. Eğilip Miray'ın gözkapağına küçük bir öpücük kondurdu. Kirpikler dudaklarını gıdıkladı. Kolonya kokusunun altında kızın teni toz ve hafifçe ter kokuyordu. Dudakları kızdan birkaç santim ötede, "Miray," diye seslendi yeniden. "Artık uyanmalısın."

Kızın kaşları bu sefer hafifçe çatılsa da başka bir tepki vermedi. Gece yavaşça doğruldu. Kibarlık buraya kadardı. Birdenbire iki parmağını kızın belindeki yaraya bastırdı. Kan çıkış yolu bulmanın heyecanıyla yaradan fırlayıp Gece'nin parmaklarına bulaştı.

Sessizlik paramparça oldu. Şaşkın ve acıyla kıvranan feryat kızın hayretle açılan ağzından odaya taştı. Gece sakince, kızın gözlerinin dehşetle açılmasını izledi.

Kedi örümceği çoktan midesine indirmiş, kayıtsızlığı sahibine denk tembelce yalanıyordu. Tavanın köşesinde büzülmüş odadaki olup bitenleri izleyen başka bir örümceği fark etmemiş gibi yapıyordu. Bu akşam görünen o ki menüsünde bol bol casus örümcek vardı. Az ötesindeki feryatlara aldırmadan keyifle mırıldandı.

Hiç yorum yok: