"O çekirgenin kafası kopsun e mi?" diye söylendi Miray içinden. "Böyle şak diye de değil, santim santim, bağırta bağırta kopsun."
En azından kendini kafenin bahçesine atana kadar enselenmemiş olsaydı sanki n'olurdu?
Göz tepesine dikilmiş, o kör olası tek nokta gözüyle ona dik dik bakıyordu. Hoş, tüm bedeninin tek bir göz küresinden ibaret olduğu düşünülürse garibin dik dik bakmaktan başka yapabileceği bir şey de yoktu. Göz ve Miray bir an birbirlerini süzerek bakakaldılar.
Büyücülük denen nanenin basit yaratımı, ürpertici harikalığı olan bu hilkat garibesinden Miray'ın hissedebildiği tek arzu iki kelimeden ibaretti.
"Bul onu!"
Baskın ve amansız bir güçle dolu kelimeler zavallı yaratığı boğuyordu. Bir emirdi bu. Keskin bir emir. Acımasız. Tekrar tekrar Göz'ün minik varlığı içinde yankılanıp duruyor, var oluş nedenini doldurup şişiriyordu. Ne bilinç ne ruh, öyle keskin bir arzuydu ki ondan başka hiçbir şeyin var olmasına izin vermiyordu.
"Bul onu! Bul onu! Bul..."
Sadık bir köpekçikten daha fazlası olmayan bu minik yaratığa öfke kussan neye yarar?
Miray bunu görüyor, anlıyor ve hiç mi hiç işine gelmiyordu.
Yerdeki kırık kaldırım taşlarından birini aldığı gibi havadaki göze attı. Harika bir atış olabilirdi. Olmadı. Oynak şey yukarı doğru fırlayınca taş gailesizce altından geçip apartmanın duvarına çarptı.
Çat!
O ne sesti öyle! Çıt çıkmayan sokakta ses büyüdükçe büyüdü, yankılana yankılana kaybolup gitti. Miray'ın yüzü beyazdan kırmızıya doğru önce utançla parlayıp, ardından yaptığı salaklığın olası sonuçları aklına gelince kırmızıdan beyaza doğru soldu. Şu lanet Göz'e bile gerek kalmamıştı, kendi elleriyle yerini açık ve net belli etmişti.
Yukarı kaçan Göz utanmazca yavaş yavaş Miray'a doğru geri süzülürken, hızla yeniden yukarı fırladı. İyiye işaret değil bu, demeye kalmadı sokağın gerisinde ufalanan betonun çatırtıları duyuldu. Ardından bir hırlama... Başını sola çevirmesiyle Miray'ın gözleri fal taşı gibi açıldı.
"Yok artık!"
İblisin teki dörtnala üstüne doğru koşturuyordu.
Kaçmayı bırak, mantıklı düşünecek vakti dahi olmadı. Yaratığın kendinden önce vahşi arzuları Miray'ın zihnine bodoslama çarptı.
Miray sessizce inledi. İblisin açlığını giderme arzusu öyle yoğundu ki, büyücüden kaçarken zaten epey hırpalanan Miray aklının içinde patlayan görüntülerle iyice serseme döndü. Midesindeki acı safra ağzına kadar gelmişti. Burnundan soluyarak dişlerini sıktı. Gözlerini açık tutmaya çalışarak, sanki bir faydası olacakmış gibi geri geri kaçmayı denedi. Beceriksizce bir iki adım attı. Sendeledi ve dengesini kaybederek minibüsle küçük arabanın arasındaki boşluğa kıç üstü düştü.
Acıya gel!
Miray'ın gözünde ışıklar çaktı. Çanak kesin çatlamıştı. Poposundaki acı diğer her şeyi bastırıp bir anlığına tüm önceliklerini değiştirdi. Boşuna dememişler çivi çiviyi söker diye.
Yaşarmış gözlerini açtığında havaya sıçramış iblisin bir yay çizerek uçtuğunu gördü. Nefesi boğazında takılıp kaldı. Ufak tefek iblisleri neredeyse her gün görüyordu, ama bu kadar büyüğünü bu kadar yakından ilk kez görüyordu. Dişlerden ibaret çenesini sonuna kadar açmış, pençelerini ileri uzatmış, avının üstüne kabus gibi çökmek için uçuyordu adeta.
Kaçmaya çalışan Göz'ü havada kapıverdi yaratık ve harika bir dengeyle sıçrayışını tamamlayıp pençelerinin üstüne indi. O şeylere pati demek yaratıma yapılmış bir haksızlık olurdu. Miray gözlerini o ölümcül şeylerden zorla çekerek başını kaldırdı. Zavallı Göz'ün maviş kanatları iblisin iri dişleri arasında kıpırdanmaya çalışıyordu.
Zerre merhamet yoktu yaratıkta.
Miray ürpermekten kendini alamadı. Çok ama çok yakın bir gelecekte gerçekleşecek kendi sonunun fragmanını izliyor gibiydi. Ne yapmalıydı? Savaş, kaç, don ya da ölü taklidi yap. Hiçbiri kurtuluş vadetmiyordu.
Derken bir şey daha oldu. Bir tanesi yetmiyormuş gibi, karanlıkların içinden bir ikincisi süzülüp geldi. Ötekinden daha sinsi, daha temkinliydi. Miray nefesini tutmuş, ellerini sıkıca ağzına bastırmıştı. Kusmak şu anda yapılacak en akıllıca şey değildi kesinlikle.
İlk iblis yaklaşan ikincisini görmemişti. O anda tüm dikkati ağzında kıpırdanıp duran tek lokmalık avındaydı. Acınası bir yemekti, ama sonuçta yemekti. Heyecanlı hırıltısı göğsüne yediği bir kafa darbesiyle kesiliverdi. Göz iri dişlerin arasından fırlayıp kaldırma pat diye düştü.
Hevesi boğazında kalmış olan iblis, bir anlık şaşkınlığın ardından tahammülsüz bir homurtu kopardı. Çirkin suratı daha da çirkinleşti. Hançer büyüklüğündeki dişlerini hasmının böğrüne gömmek için atıldı.
Sonrası it dalaşıydı. Karşılıklı hırlaşmalar, homurtular, betonu delen pençelerin sesleri aldı başını gitti. Lanet çarpmış köpek gibiydiler. Hatta lanet çarpmakla kalmamış, hazır eli değmişken kendi kötülüğünden ekstra bir şeyler de ekleyip neredeyse at büyüklüğünde zebanimsi bir şeyler ortaya çıkarmıştı.
Miray minibüsün kenarından uzattığı kafasını anında içeri soktu. sövgülerden sövgü, dehşetli şaşkınlıklardan şaşkınlık beğeniyordu. 'İnsan olana bu yapılır mı' nağmeleri eşliğinde yağmurdan kaçarken doluya tutulmuştu. Doluya tutulmak da ne? Çişe basmayayım derken bokta boğulmak üzereydi. Evrene yanlış mesajlar göndermişti de, geri dönüşler de ona göre mi oluyordu? 'Sevgili Miray, madem Büyücünün insafına kalıp uslu uslu gebermedin, al buyur iblisler parçalasın seni,' mi diyordu evren? Neydi olay?
"Sahi," diye düşündü birden, "Büyücü olacak o kadın nerde?"
Lazım olduğunda niye ortada bir tane büyücü bulunmazdı ki!
"O taşı atmayacaktın," dedi pişmanlığı. "Atmayacaktın."
İblisler yakınlarda dolanırken muhtemelen taşın sesini duyup gelmişlerdi.
Elinde sıkı sıkı tuttuğu tılsımı Miray'ın varlığını bir dereceye kadar saklardı. En azından Miray öyle olmasını umuyordu. Yaratıkların yanına fazla yaklaşmadığı sürece görünmeden tüyebilirdi. Ve elbette onların yanına yaklaşmazdı, da birbirlerinin ciğerlerini sökmeye ant içmişçesine dalaşan iblislerin ona yaklaşmayacağı ne malumdu. Hırıltılar ona doğru yaklaştıkça saklandığı kuytuda Miray'ın ömründen ömür gidiyordu. Paçayı daha kaptırmamışken çaktırmadan kaçmalıydı.
Ama nasıl?
Geriye gidemezdi, Büyücü vardı. İleri de gidemiyordu, tek lokmalık şey için birbirleriyle dalaşan iblisler vardı. Umutsuzca iç çekti. Şimdiye güzelim evine girmiş, yumuşacık yatağına postu sermişti bile. Hayat mı, kader mi? Niye böyle oluyordu?!
Kaldırımın üstünde kıpraşan Göz'ü fark ettiğinde ona döndü. Ucu kırılmış kanatlarını çırpıştırıp uçmaya çalışıyor, fakat kudretini yitirmiş kırık kanatları artık uçmasına izin vermiyordu. Yerden bir santim havalanamıyordu bile. Baktı ki uçamıyor, kanatlarını kullanıp var gücüyle kendini itmeye başladı. Sürüne sürüne Miray'a doğru geliyordu.
"Azme bak," diye düşündü Miray takdirle. "Ölecek gidecek hâlâ benim peşimde."
Ve sonrasında dehşetle kafasına dank etti. Şimdiye değin bir gram aklı kaldıysa o da çıktı gitti. Pişt dedi, hoşt dedi, gelme dedi. Dinletemedi. Göz ondan yana milim milim, kararlı ve istikrarlı bir şekilde ilerliyordu. İblisler bunu fark ederse Miray'ın bittiği an, o an olurdu.
Bir saniyeliğine her şeyi göze alıp tabana kuvvet kaçmayı düşündü. Uzayıp giden yola baktı, cılız bacaklarına baktı ve sonra yerde yuvarlanmaya çalışan azim topağına baktı.
"Hayır," diye çığlık attı mantığı.
Miray genelde yaptığı gibi onu duymazdan geldi. Yapmak üzere olduğu şey hakkına düşünmek istemiyordu. Kafasını arabanın yan tarafından uzatıp iblislere göz attı. Hâlâ birbirlerinin postunu delmekle meşguldüler. Aslında çekirdek çitlerken; bastır koçum, dişine kuvvet, pençene sağlık tezahüratlarıyla izlenecek şeydi. Mesele; Miray o sıra yanlış yerde duruyordu.
İblislerin ondan tarafla ilgilenmediklerine emin olunca derin bir nefes alıp ileri atıldı. Halen sürünmeye çalışan Göz'e doğru nefesini tutmuş bir halde pıtı pıtı ilerledi. Onu burada, iblislerin insafına bırakmaya içi el vermemişti. Göz'ü alıp onu azman iblislerin burunlarından uzağa fırlatacak ve sonra da kendi postunu karşıdaki kafenin bahçesine atacaktı. Mantığı bunun intihar etmek demek olduğunu söylüyordu. Mantığı Göz'ü olduğu yerde bırakıp iblislere yem etmesi gerektiğini söylüyordu.
Fakat Miray, mantığı ne derse onun aksini yapmak konusunda tam bir ustaydı.
Miray koştu. Göz'e doğru. İyice yaklaşmıştı. Üç adım daha... İki adım... Bir adı... demeye varmadı, iblislerden biri salyalar ve kanlar saçarak Miray'dan yana paldır küldür savruldu. Pençelerinin üstünde kaydı, kaydı, yere yuvarlanacakken son anda dengede durdu. Ulurcasına haykırdı ve beklemeden, soyuna has bir gözü dönmüşlükle hasmına geri saldırdı.
İblis, Miray'a dokunmamıştı ama rüzgarı Miray'ın tüm konsantrasyonunu toz taneleri gibi savurup attı. Başını dehşetle iblisten yana çeviren Miray üstüne doğru savrulan azmandan kaçayım derken fazladan bir adım daha attı ve incecik, culk diye bir ses duydu.
Aslında duymaktan çok hissetmişti. Ayağının altında bir anlığına direnen yumuşak bir şeyin dağılmasıyla gelen rahatlama dalga dalga bacağından tırmanıp midesine oturdu. İçinden bir şey böyle uçup gitti. Şaşkın şaşkın ayağını kaldırıp baktığında içi buruldu. İblisin hançer misali dişlerinin arasından sağ çıkan şey, elli kilonun altında ezme olmuştu, iyi mi?
Kederle gözyaşı dökmeye vakit yoktu. Aceleyle kanatlarından tutup onu yapıştığı kaldırımdan kaldırdı. Kıpırtısız kanatlar cansızdı. Miray'ın midesi vicdan azabıyla biraz daha büzüldü. İyi tarafından bakacak olursa Göz artık Miray'la beraber kafenin bahçesine girebilirdi. Belki Miray onu oraya gömebilirdi bile. İblisin midesinden bağırsaklarına, bağırsaklarından anüsüne doğru giden bir sondan şüphesiz bu daha iyi bir sondu.
Kütent diye bir sesle yerinden zıpladı. Eğilen metalin gıcırtıları kulak tırmaladı, patlayan camın sesi yürek hoplattı. Miray arkasını döndüğünde az önce saklandığı deliğin yerinde yeller estiğini gördü. Minibüsle araba kaynaşmış, önü başka arkası başka garip bir hurda yığınına dönmüştü. Arabaların alarmları canhıraş ötmeye başladı.
Minibüse arkadan geçirmiş olan iblis doğrulup kafasını silkeledi. Üstündeki kan ıslak ıslak parlıyordu. Yeniden hasmına koşturacaktı ki durdu. Havayı bir iki kokladı, başını mükemmel bir açıyla çevirdi ve dört zebani gözü hedefi tam on ikiden vurdu. Bakışları Miray'a, sonra elindeki pelt olmuş Göz'den geriye kalan mavi kanatlara ve yeniden Miray'a kaydı.
Hiç hoş bakışlar değildi bunlar. Hiç hoş değildi!
Öteki iblis de hırıldaya hırıldaya yanaşınca etti mi sekiz göz! Miray'ın dokuz canı vardıysa bile o an sekizi uçup gitti. Kalan bir tanenin de bu gidişle ömrü uzun olmayacaktı zaten. Elindeki tılsımın sağladığı görünmezlik buraya kadarmış demek.
Miray dehşetin katılığıyla dondu kaldı. İblisler de kıpırdamıyordu. Tarafların birbirlerini süzdüğü minicik bir anda sıkışıp kalmışlardı sanki. Biri bir kıpırdasa, gözünü bile kırpsa donmuş zaman parçalanacak ve her şey akıp gidecekti. Kimin, kimin üstüne atılacağı da malumdu. İblisler ona acımayacaktı. Miray soluk almaya bile cesaret edemiyordu.
"Teknik olarak yaratıklar her halükarda üstüne atılacaklar zaten," dedi mantığının o güzide sesi. "Ha şimdi, ha bir dakika sonra. Ne fark eder? Koy götün..."
"Hoop," dedi Miray'ın içindeki umut. "Ağır gel mantıkçım. Çıkmadık candan umut kesilmez derler."
"O canın ardından çoktan dualar okundu da, haberin yok," dedi mantık bilmiş bilmiş. "Uzatmaları oynadığına bakma. Bu cılız kızın kudretli bir büyücü ya da cevheri keskin bir avcı olmadığını, ki bu sıska her ikisi de değil, anlamaları an meselesi. Ha, sen gazı vermek istiyorsan ver umutçum. Hatta gazı kökle. Gelişimiz bir halta yaramadı, bari gidişimiz havalı olsun. Hah hah ha!"
"Yazık," dedi elem kederle. "Korkudan mantık falan kalmadı. Dağıttı gitti ya, yazık ki ne yazık!"
Sabırsız, heyecanlı bir hırıltı Miray'ın kafasının içindeki tüm sesleri susturdu. Uğultu gibi gelen araba alarmlarının cırtlak sesleri kulaklarını yine tırmalamaya başladı. Kapalı pencerelerinin ardında bir şey yapmadan izleyen insanların var, ama yok olan varlıklarını yeniden hissetti.
İblisler adım adım yaklaşmaya başlamışlardı. Miray üstüne dikilmiş sekiz gözle olduğu yere mıhlanıp kalmıştı. Zihninde ziyafet resimleri dönüyordu.
Birden tüm alarmlar söndü. Dolunay gecede soğuk soğuk parladı. Sokak bir an ölüme büründü. Ve bir çift topuklu ayakkabı metal zeminin üstünde yavaşça yürüdü. Büyücü Hanım nihayet teşrif etmişlerdi.
Miray mavinin de alev alev yandığını ilk kez o an gördü. Hurda olmuş minibüsün üstünde büyücü onlara tepeden bakarken, sürmeli gözlerindeki mavi noktalar cehennemin keskin ateşlerinden yapılmışçasına kor kor yanıyordu. Bir bakış... tek bir bakış hem hesap soruyor, hem bu ne cüret diyor, hem yargılıyor, hem umursamazca kalemlerini kırıyordu. Sokak onun varlığıyla ürküp sanki genişliyor, evler kendilerini geri çekip karanlıkta titreşiyorlardı. Bir yandan da toparlanıyorlar, saygıda kusur etmeden ürkekçe, hayranca ona doğru uzanmaya çalışıyorlardı. Pencerelerin arkasına sinmişlerin, karanlıkta saklananların, iblislerin... herkesin gözü ondaydı. Ve onun yaptığı sadece orada dikilmekti. İblislere ve Miray'a bakıyor, 'acaba parçalamaya önce hangisinden başlasam' bakışları atıyordu. İblisler bile gardlarını almışlar, büyücüye kararsız hırıltılarla, güvensiz hareketlerle kafa tutuyorlardı.
Miray iblislere hak veriyordu, ancak itlerin şu hallerine de bozulmadan edemedi. Kasım kasım kasılan efelikleri büyücüyü görene kadardı demek. Ne hoştu!
Parmaklarının ucuyla tuttuğu mavi kanatları usulca yere bıraktı. Diğer elindeki zincir, son ve en önemli kozu avcunun içinde gevşekçe duruyordu. İblislerin yoğun duyguları sağanak olup hâlâ zihnine akıyor, evlerinin güvenliğinde gizli saklı izleyenlerin dehşetli bir son görmek isteyen arzuları kafasında çorbaya dönüyordu. Bir tek Büyücü yoktu. O sessiz ve karanlıktı. Lal ve amaydı. Onu okuyamamak daha kötüydü. Yoksa iyi miydi? O ruhun arzularını bilmek ister miydi? O ruhun bir arzusu var mıydı ki?
Miray çocuksu bir merakla süzdü büyücüyü. Sonra gözlerinde öfkenin kıvılcımları parladı. Büyük ihtimalle biraz sonra geberip gidecekti. Ve bunun tüm sorumlusu bu gıcıktı. Arzuları da ruhu da batsındı onun.
Önünde açlıktan gözü dönmüş iki iblis, sağında öfkeyle ona tepeden bakan bir adet büyücü, solunda da umut kapısı yıkık dökük kafe vardı. Nasıl olduysa arkası boşta kalmıştı. Hani gelecek başka bir bela varsa utanıp çekinmesin, rahat rahat gelsin diyeydi herhalde.
Kaşları çatık bir halde, inatçı derin bir nefes aldı. Yaşamın tadı tatlıydı. Üstelik böyle ölmek istemiyordu. Kim böyle ölmek isterdi ki? Ellerinden kan çekilip bacaklarına doğru aktı. Vücudu adrenalin pompalamakta tepe noktayı görmüştü artık. Öne doğru hafifçe eğildi. Koşmak için hazırlandı.
İblislerin biri büyücüye, biri Miray'a bakıyordu. Mutlak ölüm ve mutlak ziyafet. Sabırsızca iri pençelerini taşlara geçirdiler. Sırtlarındaki dikenler kabardı. Gözleri avlarında, çenelerini yere doğru indirdiler. Tüm kasları gerildi. İleri atılmak için ayaklarının ufak bir itişi yeterliydi.
Büyücünün uzun, zarif parmakları belli belirsiz oynamaya başlamıştı. Ne iblislere bakıyordu artık, ne de Miray'a.
Akıp giden zaman dondu. Bir kalp atışı kadar... Ya da çağları yutan kara delikler kadar. Dünya nefes almayı bıraktı. Bir saniyelik an genişledi, genişledi, her şeyi yuttu. Sonra o kadar şişti ki dolmuş midesindeki her şeyi kustu. Zaman yeniden akmaya başladı. İçini boşaltan volkanlar gibi cehennemi bir hızla.
İblisler ileri atıldı. Miray olanca güzüyle koşmaya başladı. Büyücü büyüsünü savurdu.
Ya şimdi ya hiçti.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder