31 Mart 2026 Salı

Ay Işığı - Bölüm 10 - Hesapta Olmayanlar

Kedi olup bitenlerle neredeyse hiç ilgilenmiyordu. Onun derdi davetsiz misafirlerleydi. Odadaki örümceklerin kökünü kurutmuştu. Yaptığıyla gururlu ve gururunun kibriyle dolu bir halde salına salına odayı bir kez daha gözden geçirdi. Kedilerin gözleri keskindi, ama örümcekler de sinip pusuya yatma konusunda birer ustaydılar.

Kara tüylerini titreten güçle kulaklarını dikip kafayı kaldırdı. Sivri gözbebeklerini küçük elbise dolabına sabitlemiş, neler olacağını görmek için beklemeye başlamıştı.

Büyünün gücü üstüne çökünce, cilası eskimiş dolabın ince kalitesiz tahtaları gıcırdadı. Sırtına binen yükle inleyen cılız bir insandan farksızdı. Aynasının inleyişi inceydi, camın kırılganlığını hatırlatmak istercesine belli belirsiz çatlakların ince çatırtılarıyla itiraz ediyordu olana. Büyü aldırmazdı, öyle ki birkaç saniye sonra elbise dolabı kaderine razı büyüye boğun eğmiş, iki büklüm olsa da sesi soluğu kesilmişti. Kapağını boydan boya kaplayan aynanın yüzeyindeki oda yansıması silindi. Yerine sisli bir sabahı andıran puslu bir görüntü geldi. Pusun içinde karanlık bir şekil duruyordu. Bir insan kafası...

Sisli görüntü hızla dağıldı ve aynada Çınar'ın minyon yüzü belirdi. Kaşları ebediyen öyle kalacaklarmış gibi amansızca çatılmış, kırmızı dudakları sevimsizce gerilmişti. Kısa bir an kıpır kıpır gözleri yuvalarının içinde şöyle bir dolanıp etrafı kolaçan etti. Yatakta hareketsiz yatan kızı gördüğündeyse durdu, inceledi. Baktı ki kızda ses seda yok, onun az ötesinde bir sandalyeye tünemiş oturan Gece'ye kızgın gözlerini dikti.

"Gece," diye cıyakladı. "Nerdesin sen?"

Gece sakince başını çevirip baktı. Çınar'ın coşkulu memnuniyetsizliği kayaya çarpıp geri sekmişti sanki.

"Sana bir kötü, bir kötü haberim daha var," dedi Çınar. "Ama en gereksizi söylemekle başlayacağ..." Sesi kesilip görüntü puslandı. "Gece... hey..." Pus tekrar dağılınca Çınar acele acele bağırdı. "Buranın tılsımını kırmadın mı?"

"Hepsini değil," dedi Gece. "Rahatça dolaşabileceğim kadarını bozdum." Nedeniyse ortada, der gibi dik dik Çınar'a bakıyordu. Rahatsız ediyorsun beni, diye haykırıyordu yüzü resmen.

Gece'nin bu hallerine alışık Çınar ona aldırmadı. Bir şey söylüyordu ki sesi çatırtıların arasında boğuldu. Apartmanın koruma tılsımı Çınar'ın bağlantısını kesmek için aynaya daha güçlü bir şekilde yüklendi. Çatırtılar yükselirken aynanın yüzeyinde kıl gibi çatlaklar oluşuyordu. Böyle giderse zaten kalitesiz, incecik bir şey olan cam paramparça olacaktı.

Binanın koruma tılsımları, yönetimin ev sahiplerine yasal dayatmalarla zorunlu kıldığı bir uygulamaydı. Tılsımlar genellikle yapım aşamasında binanın zeminine kazınırdı, ki bu yüzden gücü betonların arasında kayarak ilerlerken Gece hedefinin yerini az çok biliyordu.

Büyüsü koruma tılsımını kolaylıkla buldu. Onu koza gibi sarıp apartmanla bağlantısını kesti. Bina birkaç saatliğine korumasız kalacaktı, ama bu, tılsımı parçalamaktan iyiydi.

Çınar'ın aynadaki görüntüsü netleşti.

"Böylesi daha iyi. Biraz zahmet oldu ama..."

Gece, Çınar'ın dokundurmasına aldırmaz bir halde, 'ne diyeceksen de ve kaybol' havalarındaydı. Çınar iç çekip direkt konuya girdi.

"Avcı komitesinin başkanı olacak zatı muhterem, İhtiyar Avcı'yı bir an önce geri vermeni rica ediyor. Kibarca aba altından sopa gösterip açıkça söylemese de 'yoksa' ile başlayan bir sürü cümle kurdu. Söylediklerinin yarısını yapacağını bilsem dinlediğime gam yemeyeceğim, de o da yok."

"Böyle olacağı belliydi," dedi Gece.

"Bekle, bu gereksiz olandı. İşte ilk kötü haber: Medyaya bir iki günde o kadar çok malzeme verdin ki hangisini manşet yapacaklarını şaşırdılar. En tutulanı..." Sustu ve hainlik yapacağını belli edercesine pis pis sırıttı. "Az sonra!" dedi magazin spikeri özentisiyle. "Duyunca nevrin dönecek. Öyle bir haber. Ama az bekle bakalım canım."

Önüne eğildi. Kağıtların hışırtıları duyuldu. Bir taraftan da konuşmaya devam ediyordu.

"Yazılanları okudukça Meclisteki ihtiyarların sana olan özlemleri bir kabarmış ki sorma. Gözünden kaçmasın diye yaldızlı kocaman bir davetiye gönderdiler. Hah, işte!"

Çınar elindeki varaklarla süslü kağıdı aynaya yaklaştırdı. Üstte meclisin renkli amblemi hemen göze çarpıyordu. İki üç saniye kadar tutup geri indirdi.

"Seni derhal görmek istiyorlarmış."

"Onun da olacağı belliydi," dedi Gece.

Meclistekiler, İhtiyar'ın hareketine karşılık Gece'nin ne yapacağını elbette biliyorlardı. Duymamış görmemiş gibi davranıyorlardı sadece, çünkü işlerine öyle geliyordu. İhtiyar Avcı, Meclistekilerin de kuyruklarına basıyordu. Gece Meclis başkanı olsa da ihtiyarlar oy birliğiyle onu Meclise gelmeye zorlayabilirlerdi, ama çağrılması formaliteden başka bir şey değildi. Gece'nin artık göz ardı edilemeyecek hareketlerine karşın Meclis'in göstermelik bir hareketle halka bir şeyler yaptıklarını anlatma çabalarıydı bunlar. Muhtemelen çay içip kurabiyelerini kemirirken havadan sudan bir iki kelam edip vakit öldüreceklerdi.

"Ama," dedi Çınar, sesi katı bir ciddiyetle keskinleşmişti. Kağıt hışırtıları yeniden duyuldu. "Bunun olacağı hesapta yoktu."

İkiye katlamış gazeteyi Gece'ye gösterdi. Gazetenin büyük bölümünü kaplamış, siyah ağırlıklı resmin neyi anlattığını ilk bakışta çözmek zordu. Yanmış bir yerin fotoğrafına benziyordu. Belli belirsiz gri ve beyaz çizgiler nesnelerin köşelerini siyah zeminden ayırmaya çalışıyor, fakat o kara bütünlükten kopmaya çalışan şeylerin başı neresi sonu neresi belli olmuyordu. Hemen altındaki başlık ise en az resim kadar siyah, iç karartıcı ve yaratıcılıktan yoksundu. Büyük puntolarla 'Büyücü Vahşeti' yazıyordu.

"Nedir bu?" diye sordu Gece.

"İkinci kötü haber," dedi Çınar. "En tutulan manşetimiz! Sana yolladığım habercilerin ağızlarını burunlarını kırıp geri göndermeseydin eğer, çoktan ne olduğunu öğrenirdin."

Gece gözlerini kısıp bakınca Çınar daha fazla laf sokmasının ömrünü epey kısaltacağına karar verip toparlandı. Derin bir nefes aldı. Söyleyeceklerini o tek nefesi verirken duraklamadan söyledi.

"O resim İhtiyar'ın evine baskın yaptığımız gece yanarak ölen iki çocuğun resmi."

Sustu ve Gece'nin kelimeleri hazmetmesini bekledi.

Gece paniklememiş, dehşete düşmemişti. Şaşırmamıştı bile. Bir an heykelmişçesine donup boş boş baktı. Demek ki Meclistekiler bu sefer onu çay içmeye çağırmıyorlardı. Gece, onlardan gelecek üstü kapalı tehditleri, vaazları ya da endişeleri önemsemedi. Bakışları resimdeydi. Böyle bir şeyin olma olasılığını, bunun nasıl olmuş olabileceğini düşündü. Zihninde resimler ve durumlar birbirleriyle çarpışıyordu. O gece dikkatli davranmıştı. Boşluk neredeydi? İki çocuğun gözden kaçmasına neden olan boşluk nerede ya da kimdeydi?

"Diğerleriyle konuştun mu?" diye sordu Gece. Öyle ya da böyle baskına dahil olmuş fazla kişi yoktu, ama yeri geldiğinde bir avuç kafa da kalabalık sayılırdı.

"Hepsiyle konuştum. Çocuklardan haberleri yok." Çınar kısa saçlarına parmaklarını geçirip tutamları geriye tararken yüzünü buruşturdu. Hoşnutsuz olduğunda hep böyle yapardı. "Biliyorsun," dedi, "yanlış yapanları hizaya sokman kabul edilebilir bir şey. Ama işin içine çocuk cesetleri girdiği zaman olayın boyutu değişiyor. Yapmaya çalıştığımız her şey ters tepebilir. Gerçi bunun bir oyun olduğu bariz. Ne demişler, yapamıyorsan çamur at, tutmasa da izi kalır."

"Bariz bir komplo işleri daha da karıştırıyor."

Çınar bir an Gece'ye garip garip baktı. Ne yani, o çocukları gerçekten sen öldürseydin daha mı iyiydi, der gibi. Sonra aklında çakan aydınlanmayla gözleri ışıldadı. "Anladım," diye şakıdı. "Ortada komplo varsa, taraf da vardır. İhtiyar'ın Ateş'i öldürüp seni kışkırtmaya çalışması gibi. Hâlâ seni onlara saldırmaya zorluyorlar."

"Öyle," dedi Gece. "İhtiyar Avcı'yla olan husumetimiz bir yana; büyücüler, avcılar, diğerleri... Biz bir barışın ortaklarıyız. Savaşta ise taraflar vardır."

"Kaçık avcı bozuntusu!" diye sövdü Çınar. "Gülüşlerinin arkasında delilikten fazlası olduğu belliydi zaten. Bu diyardan göçerken sana sağlam bir tekme atıp dengeyi bozmaya epey niyetliymiş. Göçemedi orası ayrı."

Hazır elimin altındayken onu acıyla biraz kıvrandırabilir miyim, diye sormak dilinin ucuna gelse de kendini tuttu. Gece'nin İhtiyar'ı kendine sakladığını biliyordu. Yine de o avcı eskisinin kırışık suratına bir yumruk çaksa içindeki tüm yağlar erirdi. Fakat Gece buna kesinlikle izin vermezdi. Başını uzatıp yatakta yatan kızı daha iyi görmek için uğraştı.

"İhtiyar'ın kızı mı o?"

"Evet," dedi Gece.

"Ölü mü?"

"Evet."

"Neyse. Biraz cılız ama yeterince büyük görünüyor. Bize karşı malzeme yapamazlar."

"O nasıl?"

"İhtiyar mı?" diye sordu Çınar. Baktı ki tahmini doğru, "İyileşiyor ve huysuzlanıyor," dedi. "Asıl sorun Behice Hanım. İhtiyar'ın kellesini bizzat kendisi almak konusunda epeeey ısrarcı. Sakinleştirmek için bir parça kaba kuvvet kullanmamız gerekti, bilgin olsun. Belli ki İhtiyar'ın evini tarihin tozlu sayfalarına gömerken bir iki avcı öldürmek ona yetmemiş. Rica ediyorum, kendi ve bizim iyiliğimiz için arık onu bu karmaşadan uzak bir yere götürmemize izin ver."

"Sabırlı ol Çınar. O Ateş'in annesi. İhtiyar'ın düşüşünden pay almaya herkesten fazla hakkı var."

"Biricik oğlu öldü. Üzgün, kızgın, tamam. Ama bu emirlerine karşı çıkıp durma hakkını ona vermez. Malum, senden de pek haz etmiyor." Çınar gözlerini kapayıp üzüntüyle başını salladı. "Olur da işler çirkinleşirse Gece, Ateş'in annesine zarar vermek zorunda kalmak... olmamasını tercih ederim. Ateş'in hatırı için."

"Anlıyorum."

"Her neyse, bunları konuşuruz. Sanırım verdiğimiz ilaçlarla sen gelene kadar bir güzel uyur. Umarım." Sinek kovalarcasına elini salladı. "Sen şimdi gazetecileri düşün. Burada çoktan kapımıza dayandılar. Binaları öyle yıka döke gitmeye devam edersen seni de bulmaları fazla sürmez. Yanan çocukların haberi yeterince kötü. Bu yüzden uslu durup o güzel kıçını hemen güvenli bir yere sokmanı öneriyorum. Oradaki gece eğlencen Meclistekilerin kulağına gitmiş bile. Bakıyorum da iyi eğlenmişsin." Başıyla Gece'nin kolundaki tırnak izlerini gösterdi. "Senin küçük avcı epey dişli... yok öyle demeyelim," parmaklarını pençe gibi kıvırıp havayı tırmaladı, "...pençeli çıkmış."

Gece, Çınar'a cevap vermedi. Onu duymamıştı sanki. Gözleri dalmıştı. Kızla ne yapacağına karar vermişti artık.

"O ihtiyara onuruyla ölmesi için fırsat tanıdım," dedi Gece. Yumuşak güzel sesi derinleşmiş, hilal kaşları çatılmıştı.

Sahibinin öfkesini sezen kedi gölgelere attı kendini. Karanlığa ustaca sindi.

Çınar küçümserce baktı kediye. Korkak bir kedi her zaman korkak bir kediydi. Yine de bu sefer iblisçiğe bir parça hak verdi. İstemsizce geriye doğru yürüdü. Olur da Gece aynayı patlatırsa dağılacak olan surat Çınar'ın suratı olurdu.

Gece içinde kaynayan öfkeyi aldı. Onu iradesine katıp gücünü istediği şeyi yapması için serbest bıraktı. Kullanmasını bilene öfke güzel bir ateşleyiciydi.

Öfkeyle çağlayan büyü odada uğuldadı. Yılan gibi kıvrılıp büküldü, eğilip yükseldi ve küçük yatakta cansız yatan kızın göğsüne çöktü. Kızın bedeni sarsıldı. Gece'nin gücü, canının çoktan çekildiği kaslarda, damarlarda dolanıp onları derin uykularından uyandırırken, kalbi de sarsıyordu. Harekete geç, diyordu ona. Atmaya başla!

Gece eğilip dudaklarını kızın soğumaya başlamış dudaklarına bastırdı. Nefessiz bırakıp soldurduğu ciğerleri bu sefer kendi nefesiyle doldurdu.

"Bir ilk," diye düşünüyordu. Önce öldürmek için uğraşmış, nihayetinde öldürmüş, şimdi de yeniden yaşatmak için uğraşıyordu. Bu Gece için bir ilkti.

Havayla dolan ciğerler de itekleyince, kalp sonunda dürtüklenip durmaktan bezmiş halde isyan etti. 'İyi be, tamam!' diyerek kendi başına atmaya başladı.

Miray derin bir nefes aldı. Kaşları çatıldı. Huzursuzdu. Kıpırdanmaya çalıştı. Gözlerini açmak istiyordu.

Gece elini kızın gözleri üstüne koydu. "Şişş. Bir şey yok," diye fısıldadı kulağına. "Rahatla."

Miray Gece'nin sesiyle kıpırdanmayı bıraktı. Kasılmış kasları gevşedi. Düzenli nefesler alıp verdiği rüyasız, rahat bir uykuya daldı.

Gece, kızın altındaki çarşafı tutup çekiştirdi. Süngerle bazanın arasına sıkıştırılmış uçlarını kurtardı. Çarşafı kıza güzelce sarmaya başladı.

Çınar aynada şaşkın şaşkın gözlerini kırpıştırıyordu. "Ne yapıyorsun?"

"O ihtiyar adama onurlu bir ölüm fırsatı sunmuştum," dedi Gece az önce söylediğini yineleyerek. "Şimdi kendi zehrinde kıvranarak ölecek." Çınar'a döndü. "İhtiyar'ın koruma tılsımlarını arttır. İstisna yok, kimse yanına yaklaşmayacak. Tedavisi ise sadece Gökdeniz'in gözetiminde. İyileşmesi için ne gerekiyorsa yapsın. Sen, çocuk cesetlerinin aslı ne araştırmaya başla. Sessizce! Ben gelene kadar dudaklarınız mühürlü. Kimseye bir şey söylemeyin."

Gece tekrar Miray'a döndü. Mışıl mışıl uyuyan kızı nazikçe, bir prensesi taşır gibi kucağına aldı. Kollarındaki kızla kapıya doğru yürürken Çınar'a bakmadan konuştu. Zaten Çınar'ın da onun yüzünü ya da gözlerini görmesine gerek yoktu. Gece'nin sakin sesi, duymasını bilene göre için için kaynıyordu. Fırtınanın çok yakında kopacağını haber verin gök gürültüleri gibiydi.

"Eve dönüyorum!"

30 Mart 2026 Pazartesi

Ay Işığı - Bölüm 9 - Cesurca Öleceğini Bil

Miray acı ve şokla avazı çıktığı kadar bağırıyor, öfkeyle tepinerek Gece'nin parmakları arasından kurtulmaya çalışıyordu.

Kızın bağırışlarının dinmeyeceğini anladığında Gece büyüyü kontrol eden iradesini kıza yöneltti.

Miray anında debelenmeyi kesti. Felç olmuştu, ne kadar uğraşırsa uğraşsın boynundan aşağısını hareket ettiremiyordu. Saniyeler akarken Miray'ın yüzündeki ifadeler de birbirini kovaladı. Şaşkınlık... acı... korku... merak... yeniden korku... kavrayış ve sonunda anlayışın getirdiği bir teslimiyet.

Gece, yatağın kenarına kayıp giden havluyu alıp kanattığı yaraya bastırdı. Miray anlık bir refleksle inledi, fakat Gece'nin büyüsü yüzünden sesi çıkmamış, sadece kaşları çatılmıştı. Sonra bunu yaptığına pişman olmuşçasına yüzünü buruşturdu.

"Derin bir yara değil," dedi Gece. Sesinde ne gaddarlık ne de özür diler gibi bir ifade vardı. Güzel bir sesin duygusuz bir tonu... "Bir dakikaya kalmaz kanaması duracaktır."

Miray öfkeli bakışlarını kaçırmadan doğruca Gece'nin mavi gözlerine baktı. Korkmuştu, sinirliydi. Ve meydan okuyordu. Hâlâ! Durumun ciddiyetini anlamamış küçük bir aptal gibi Gece'ye hâlâ kafa tutuyordu. Bu Gece'nin hoşuna gitmişti. Salya sümük yalvarıp yakaranlarla uğraşmak genellikle sinir bozucuydu.

Derken Gece kızın gözlerinde başka bir şey daha gördü. Rahatsız edici ve bir o kadar da kışkırtıcı bir şey: Kız onu inceliyordu. Kedinin açığını arayan bir fare gibi değil, daha çok karşısındakini anlamaya çalışan bir insan gibi süzüyordu onu. Gece'nin karanlığında kendi cevherinin ışığıyla nafile bir çabayla yolunu bulmaya çalışıyordu.

Bu, Gece'nin merakını ateşledi. Kızın cevherinin ışığını görmek istedi. Zihnini kuşatan ilk bariyeri indirdi. Zihninde yabancı bir varlığı, cevherin cisimsiz ağırlığını hissetmeyi bekledi. ama bir şey olduğu yoktu. Kızın boğazında sesini tutan büyü düğümünü gevşetti.

"Senin cevherin bu mu?" diyerek ortaya bir soru attı.

Miray anlamadığı bir dilde bir şey söyleniyormuşçasına baktı. Kadının neyden bahsettiğine dair en ufak bir fikri yoktu ve bunu sözel olarak belirtmek için de zerrecik zahmete katlanmayacaktı.

Miray'ın dudaklarının kıpırdanmadığını gören Gece, "Konuşabilirsin," dedi. "Sesin özgür."

"O özgürlüğü ellerime ver de, asıl yumruklarımın suratında yapacağı konuşmayı bir dinle."

Az önce gırtlağı yırtılırcasına bağırdığından kızın sesi çatlak çatlak çıkıyordu.

Gece onu duymamış gibi sakince, "Gözlerin," dedi. Parmağının ucuyla Miray'ın gözünün altına dokunup kirpiklerinin dibinde ufak bir yay çizdi. "Zihnime dokunmaya çalışır gibi bakıyorsun."

"Seni gebertmek ister gibi baktığıma oldukça eminim."

"O da var elbette. Ve korku, ve merak, ve dehşet..."

"Anladık!" Öfke ve utanmışlıkla bağırdı Miray. "İçlerinde sevgi kelebekleri uçuşacak değil herhalde. Ne bekliyorsun ki?"

"Akıl okumak... Senin cevherin bu mu?"

"Hayır," dedi Miray. "Ben akıl falan okuyamam." Doğru bir tonlamayla söylenmiş doğru bir cevaptı. "Ben Avcı değilim," diye ekledi hemen ardından. "Bir Avcı arıyorsan yanlış kapıya havlıyorsun."

Sırları bilen birinin özgüveniyle, "Öyle yetiştirilmemişsin," dedi Gece. "Ama damarlarında bir avcının kanını taşıyorsun."

Miray'ın bakışları gölgelendi, sesi derinleşti. "Akıl okuyabilseydim eğer Bayan Zeki, soracağın soruyu sen sormadan bilmem gerekirdi, değil mi?"

Gece başının küçük, ağır bir hareketiyle itiraz etti. "Hayır. Ben izin vermediğim sürece bilemezsin. Bu denli yetkin bir gücün yok." Miray'a doğru hafifçe eğildi. İfadesiz, sakin bakışları değişmiş, 'dikkat ölüm tehlikesi' işaretlerine dönmüştü. Muzip, dikkat çekici, mavi mavi parlayan gözlerinin içi tüyler ürperten bir uyarı, bir kesinlikle doluydu.

"Kaldı ki dediğin yaygın ve yanlış bir düşüncedir," dedi tane tane. "Sanılanın aksine, kişiler genellikle düşünmeden konuşurlar. Bu onların okunmalarını neredeyse imkansızlaştırır. Kelimelerimiz bizim kehanetlerimizdir, derken şair bunu anlatmak ister aslında. Kelimelerimiz bizim kehanetlerimizdir."

Hırçın bir gailesizlikle açılıp laf yetiştirmeye hazır ağzını mesajı almış her bilge kişi gibi usulca kapadı Miray. Laf sokmalı, beylik cevapları görünüşe göre oldukça acılı, zor bir ölümü kehanet ediyordu. Lafı dolandırmadan, zaman ya da merhamet kazanmaya çalışmadan sordu.

"Ne istiyorsun benden?"

Sorunun ardından Gece o rahatsız edici inceleyişi tekrar duyumsadı. Kızın gölgelenip daha da koyulaşmış gözlerinin derinliğinden doğan bir baskı üstüne çökmüştü. Kız ciddi ciddi, bir şekilde onu anlamaya çalışıyordu. Bir tür empati kurmaya... Bu da iğne başı kadar boşluk bırakmadığından emin olduğu hissizlik kabuğuna ardı ardına minik darbeler indiriyordu. Oysa üstüne dikilmiş bakışların arzulu ilgisine aşınaydı, ama küçücük bir böcekmişçesine kızın onu incelemeye çalışması... O kara gözleri oymak geldi içinden.

"Senden ne mi istiyorum?" diye sordu usulca. Pürüzsüz sesi Miray'ın yapmaya çalıştığı şeyi anlayıp, ondan rahatsız olduğu gerçeğini zerre yansıtmıyordu. Uzanıp yüzünü Miray'ın yüzüne daha da yaklaştırdı. Öyle yakındılar ki alıp verdikleri nefesleri birbirine karışmak zorunda kalıyordu. Miray'ın gözleri sonuna değin açıldı. Gece, dün akşam İhtiyar'ın yaşlı gözlerinde gördüğü gibi bir kez daha kendi gerçeğini düşmanın gözlerinde gördü. Parlak siyah irislerin içinden yansıması ona bakıyordu. Simsiyah boşluğun içinde bir o vardı. Kızın inceleyip de aradığı şey bakamadığı, göremediği kendi gözlerinin içinden Gece'yi izliyordu. Ve bunu görmek ona garip bir zevk verdi.

"Senden işte bunu istiyorum." İşaret parmağını kızın kalbinin üstüne koydu. Yumuşak göğsün altında kalp sabırsızca, yaşam dolu atıyordu. "Kalbini."

Felç eden büyüyü tamamen Miray'ın üstünden çekip aldı. Kız dehşetle titrerken özgür kaldığını anladı. Gece'yi itekleyip kendini yatağın kenarına doğru attı.

Gece ölçülü, çevik ve güçlü bir hareketle kızın boğazına tek eliyle yapıştı. Zorlanmadan Miray'ı çekti ve yastığına gerisin geri yatırdı. Kızın boğazını az çok dermanını kesecek, ama nefessiz kalıp ölmesine neden olmayacak kadar sıkıyordu. Miray can havliyle tırnaklarını Gece'nin suratına geçirmek için uzandı. Gece, kızı yatağa biraz daha bastırıp başını geriye çekerek saldırıyı savuşturdu. Miray'ın kolları kısa kalıyordu. Bu onu daha da kızdırdı. Hırstan, öfkeden gözleri yaşarmış bir halde yatağın içinde ağa takılı bir balık gibi çırpındı. Tekrar kanamaya başlayan yarasını hissetmiyor, dişlerinin arasından dökülen hırıltıları duymuyordu. Tırnaklarını Gece'nin kollarına geçiriyor, dizleriyle yanlamasına tekmeler atmaya çalışıyordu. Kızın bu boşa çırpınışları Gece'yi bir an gülümsetti.

Pek tatlı, yaşadığı andan aldığı zevkin parıltılı kıpırtısını taşıyan ve Miray bilmese de ender görülen bu bir anlık gülümseme Miray'ı soğuk kış rüzgarları gibi çarptı. Birden hareketsiz kaldı. Bağırmayı kesti, savaşmayı bıraktı. Şaşkın, kızgın ve soluk soluğa hareketinin ortasında donup kaldı.

Odadaki curcuna aniden kesilince sessizlik demirden bir sis gibi ikisinin üstüne çöktü. Miray'ın yüzü kıpkırmızı olmuştu. Dolmuş gözleri ıslak ıslak parlıyor, göğsü alıp verdiği soluklarla inip kalkıyordu. Gece'nin bileğine geçmiş tırnaklarını gevşetmemişti bir tek. Apaçık bir öfkeyle hareketsiz, yatağında uslu uslu uzanıyordu.

Gece'nin gülümsemesi silindi. Yüzü inanılmaz bir hızla ifadesizleşti.

"Pes mi ediyorsun?"

Miray hiddetle ağzını açtı, ama durakladı. Sonra bir şey demeyerek kapattı. Çenesi çaresiz bırakılarak aşağılanmanın acısıyla hiddetle titriyordu. Ağlamamak için zor tutuyordu kendini. Bakışlarını eğdi. Ne olacaksa artık olsun, der gibiydi.

"Özür diliyorum senden." Gece'nin yumuşacık sesini taşıyan mırıltısı Miray'a ulaştığında kız titredi. "Kızmakta, içerlemekte sonuna kadar haklısın. Bunların hiç birini hak etmiyorsun, biliyorum. Ancak dünya adil bir yer değil. Öyle olmak gibi bir derdi de hiçbir zaman olmadı. Başkasının hatalarının bedelini hak etmeyenler ödemeye hep devam edecek. Şairler buna itirazlarını hep yazacak, ozanlar adalet için adaletsizliği hep söyleyecek. İtiraz edecekler, ve edecekler. Lakin hiçbir şey değişmeyecek. Ama sen cesursun. Cesurca öleceğini bil. Başkaları da böyle bilecek. Bilmeleri için kanımı tırnaklarının arasında bırakacağım. Ve bana sorduklarında senin sonuna kadar cesurca savaştığını söyleyeceğim. Senin için bir anlamı olmasa da Avcı onurun seninle kalacak. Kimsenin peşinde bu kadar koşmadığımı anlatacağım onlara."

Ve gece parmaklarını sıkmaya başladı. Miray'ın ince boynu güçlü parmaklarının arasında kuru dal parçalarından farksızdı. Kızın nefes borusunun sıkıştığını, ezildiğini hissediyordu.

Nefesiz kalan kız gözlerinden yaşlar akarken çırpınmaya başladı. Odadaki hava ağırlaştı. Tahtalar gıcırdıyor, camlar çatırdıyordu. Miray'la birlikte ev de karşı koyuyordu sanki. Gece'nin aldırdığı yoktu. Dikkatli, soğuk... Tek bir şeye odaklanmıştı. Saniyeler geçti. Gecen her saniye kızın yaşamının bir parçasını ondan koparıp aldı. Önce çırpınışları yavaşladı, sonra güçsüzleşti. Nihayetinde Miray hareket etmeyi bıraktı. Solukları kesildi, kalbi durdu. Yitip giden yaşama son bir ağıt gibi bir iç çekişle ev de sessizliğe büründü.

Gece elini kızın boynundan çekti. Kolundaki tırnak izleri sızlıyordu. Bembeyaz teninde kan tomurcukları parlak kızıl dalların üstünde damla damla açmıştı. Onları silmeye yeltenmedi. Bir saate kalmaz teni tamamen iyileşecekti. Cesedini yaktıklarında kızın tırnaklarının arasında kan da kaybolup gidecek, bu ana dair her şey bir anıdan daha fazlası olmayacaktı. Bu düşünce içinde bir şeylerin burulmasına neden oldu. Çok değerli bir şeyi kaybediyordu sanki.

Ayağa kalkıp o tek sandalyeye yürüdü. Oturduğunda içindeki sıkıntı çoktan karanlığa karışmıştı. O yine herkesin bildiği soğukkanlı, planlı Gece'ydi. Düşünceli bir halde gözlerini belirsiz bir noktaya sabitledi. Nasıl hareket edeceğine dair kafasında belli bir plan vardı zaten. Ancak şimdi üzerinden bir kez daha geçme ihtiyacı hissetmişti.

Kızın kalbini hemen mi çıkarmalıydı?

Yoksa İhtiyar'ın izlemesine izin mi vermeliydi?

29 Mart 2026 Pazar

Ay Işığı - Bölüm 8 - Sürüsüne Küsmüş Kuzu

 

Bir küçük çakıl taşının dalgalandırdığı kenar mahallenin telaşı durulmak üzereydi. Şaşkın ve meraklı insanlar teker teker evlerine çekiliyor, hararetli konuşmalar diniyor ve perdelerin gerisindeki ışıklar gecenin ilerleyen saatlerine dayanamayıp sönüyordu. Gece yarısı hakkı olan sessizliği yavaş yavaş geri aldı. Ama bu her zamanki sessizlik değildi. Ağır ve gergindi... Kötü, uğursuz bir tat bırakıyordu insanda. Olağandan daha kötü şeylere gebeydi sanki ve bunu fark edenler hissettiklerini dillendirmeye dahi korkup yorganlarının altında titremeyi seçiyorlardı.

Eski apartmanın ışığı yanan tek dairesinin kapı kilidi yuvasında yavaşça döndü. Bir tur... iki... üç. Misafirini içeri buyur eden nazik bir ev sahibi gibi kapı kibarca açıldı. Apartmanın karanlık koridorundan salonun yarı aydınlığına adımını attı Gece.

* * * * *

Minik kara örümcek tozlu kara zeminde zıpladı. Öylesine hafif, öylesine hızlıydı ki bir saniye önce durduğu yerin bir saniye sonra yirmi santim ötesinde beliriveriyordu. Durup rotasını bir daha gözden geçirdi. Kız ışığı kapatmadan uyumuştu, bu da işini hiç mi hiç kolaylaştırmıyordu. Yine de pek sorun etmedi. Nereye saklanacağını, neyin nerede olduğunu ağ nasıl yapılır bildiği kadar iyi biliyordu. Burası onun bölgesiydi.

Teki odanın başka köşesine attırılıp kalmış bir terliğin kenarına tutundu. Hedefi yatağın yanındaki sehpadan bozma komodine tırmanmaktı. Orada ıvır zıvır çoktu, rahatça saklanabilirdi, ayrıca kıza da yeterince yaklaşmış olurdu. Ama önünde bir örümcek için uzun bir açıklık vardı. Başka zaman olsa oradan gitmeyi dert etmezdi, bölgesinde yaşayan genç dişi insan genellikle onu görmezden gelme eğilimindeydi. Lakin şimdi kesin bir emir almıştı ve az ötede sandalyede oturan kadının keskin, parlak gözleri onun ağını dikkatli örmeye zorluyordu. Kadın yalnız ve düşünceli görünüyor bile olsa rahat hareket edemez, hata yapamazdı. "Kimseye görünmeden, uyuyan kıza yaklaş," demişti Hanımı. Emir veren sesi katı ve meraklıydı. Örümcek ise meraklı değildi. Hele ki insanoğlunu hiç merak etmiyordu. İnsan yemezdi ki, niye merak etsin. Kaldı ki çoğu insan örümcek katiliydi. Ama efendi ne derse elbette onu yapacaktı. Efendi bir insanı merak ettiyse o da bir insanı merak edecekti. Efendi git derse gidecek, gel derse gelecekti. Böyle olması pek tabii çok doğaldı.

Örümcek sağı solu kolaçan etti ve açıklıktan düz gitmek yerine genç kızın uyuduğu yatağın gölgesine doğru zıpladı. Bu... büyük bir hataydı. O da hata ettiğini anladı, ama her şey için artık çok geçti. Örümcek havada yatağın büyük karanlık gölgesine doğru kayarken tam karşısında karanlığın içinde yoktan iki göz belirdi. Bir kedinin büyük, parlak ve vahşi gözleri... Minik sivri dişlerin süslediği tatlı ağzı örümceği yutmak için zevkle açıldı.

Kedinin kara dumandan bedeni yatak altının karanlığından usulca dışarı süzüldü. Işığın değdiği yerler katılaşıyor, isten bedeni nefes almak kadar zahmetsizce ete kemiğe bürünüyordu. Bembeyaz sivri dişlerini göstere göstere uzun pembe dilini kıvırıp güzelce esnedi. Poposunu havaya dikerek bir de gerindi. Kedilere has somurtuk bir ifade vardı tüylü suratında. Uykusu bölünmüştü. Hoş, şikayet edecek değildi. Casuslarını mideye indirerek Örümcek Hanım'ı sinir ettiğini bilmek tatsız tuzsuz örümceklere de, onları yakalamak için katlandığı zahmete de değiyordu. Etrafına ilgisiz birkaç bakış attıktan sonra, küçük kara patileriyle az ileride oturan sahibine doğru tembel tembel yürüdü.

Gece ayaklarına sürtünen kediye belli belirsiz gülümsedi ve kucağına çıkmasına izin verdi. Kızı hemen öldürüp işi çabucak bitirmek yerine odadaki tek sandalyeye oturmuştu. Nasıl olsa kız yakın zamanda uyanacağa benzemiyordu ve Gece'nin de eve dönmek için acelesi yoktu.

Başını çevirip mışıl mışıl uyuyan kıza baktı. Gençliğinin diriliğini taşıyan küçük göğüsleri her nefesle yükselip iniyordu. Bir konuşmanın ortasında donup kalmış gibi, ya da sanki her an konuşmaya başlayacakmış gibi dudakları hafif aralıktı. Peşinde Elit bir büyücü varken ve o büyücüye hoyratça meydan okumuşken böyle derin, korumasızca uyumak gailesiz bir kibir miydi, yoksa minik bir ruhun aptal cesareti mi?

İhtiyar Avcı'yı düşününce Gece gülümseyecek gibi oldu, ama kendi kökleri aklına gelince gülümsemesinin narin çizgileri daha dudaklarına dokunamadan soldu. Armutlar hep ağacının dibine düşüyordu.

Kızın küçük dünyası Gece'ye yabancıydı. Daha önce kafasını bu denli eğip aşağılara bakmak, toplumun alt tabakasına bu kadar yaklaşmak zorunda kalmamıştı. Şimdi bu yerde kokular, renkler onun bildiği dünyadan çok uzaktı. Tozlu, eski, cezbetmekten uzak ve göründüğü gibiydi.

Ama bu küçük sefil evde çok daha fazlası vardı; özündeki yabansılık, sezilen başına buyrukluk bir şekilde ona ilginç gelmişti. Ve tanıdık...

Ev başlı başına unutulmuş bir tavan arasını andırıyordu; gözlerden ırak tutulmuşçasına bakir, sessizliğe terk edilmiş gibi kederli, boyası kabarmış duvarları hafif rutubetliydi. Biraz ucuz limon kolonyası, biraz kan, hepsinin üstünde unutulmuşluk kokuyordu. Evde hatıralardan ziyade sahiplenilmiş bir yalnızlık birikmişti. Bir tek başınalık hakimdi her şeye. Küçük bir masa, bir sandalye ki Gece şimdi onun üstünde oturuyordu, tek kişilik küçük bir yatak, aynası eskimiş cilası çizilmiş  minik bir elbise dolabı... Çerçevelenmiş tek resimse özensizce yapılmış, yeşil kırlarla mavi göğün huzuru beceriksizce anlatmaya çalıştığı, ucuz yağlı boya tabloydu. Duvar boş kalmasın diye ölesine asılmış bir resimdi.

Bu ev bir kişiye aitti. İkinci bir kişiye yer yoktu. İşte bu, kızın aptalca denilebilecek karşı koymaları kadar ilgi çekiciydi. İçinde bir sürü oda olan büyük evlerde, en az birkaç aile yaşayan Avcıların kalabalık tabiatına tabiatı ne kadar tersti. Onu dışlamış sürüsüne tamamen sırtını dönmüş küçük bir kuzuya benziyordu.

Ayağa kalkınca kucağındaki kedi atladı. Gece'ye bakmadan yumuşacık patilerinin olanca sessizliğiyle masanın altına koşturdu. Gölgeye vardığında etten kemikten bedeni çözülmeye, yeniden hayali bir varlıkmışçasına kara dumana dönmeye başladı. Gölge iblislerine has bir yetiyle duman bedeni masanın gölgesiyle kaynaşıp onu gözlerden gizledi. Rahatsız edilmeyeceğinden emin uyumaya kaldığı yerden devam edebilirdi artık. Derken gözüne yatağın gölgesine kendini atmaya çalışan başka bir örümcek daha ilişti. Başka bir casus daha... Örümcek Hanım bugün dikizlemekte pek inatçıydı. Gölgeden gölgeye süzülerek gözünü bir an olsun avından ayırmadan örümceğe doğru yavaş yavaş ilerlemeye başladı.

Gece yürüyüp küçük yatağın kenarında durdu. Kızın yorgunluğu sadece yüzünden değil, her halinden anlaşılıyordu. Üstüne bir şeyler giyecek kadar hali bile yoktu ki iç çamaşırlarıyla uyuyup kalmıştı. Ten rengi, gösterişsiz, alabildiğine sade çamaşırlardı giydikleri.

'Kesinlikle dikkat çekmek istemiyor,' diye düşündü Gece. Taşıdığı melez kan düşünülürse böyle olması doğaldı. Kızın bir eli gevşekçe, yarasına bastırdığı havlunun üstündeydi. Sol dizini kıvırmış ayağını diğer dizine doğru çekmişti. Başı yana dönüktü. Kısa dağınık saçlarının örtemediği boynu iyice ortaya çıkmıştı. Terden ıslanmış teni lambanın altında hafifçe parlıyordu. Sıska bir şeydi. Ufak tefek yaralarıyla ve belirginleşmeye başlayan morluklarıyla olduğundan daha zavallı görünüyordu.

"Miray," dedi Gece neredeyse fısıldarcasına.

Kızın adı buydu; Miray. Bir Avcı melezi için bile gençti; daha yirmi üç yaşındaydı. Görünürde ne özel bir yeteneği ne de kayda değer bir vasfı vardı. Ufak tefek geçici bir sürü işte çalışmıştı, şimdi de marketin birinde yükselme arzusundan yoksun, rafların arasında ömür tüketiyor, anneannesi ve büyükbabasının ölümünden beri de tek başına yaşıyordu. İhtiyar Avcı doğruyu söylemişti. Kızın aileyle, avcılarla, hatta avcı melezleriyle bile görünürde hiçbir bağı yoktu. Kesin bir soyutlanmışlığın içinde anne tarafındaki akrabalarıyla dahi görüşmüyor konuşmuyordu. Bir Avcı melezinden ziyade bir Sıradanın hayatını yaşıyordu. Miray'ı araştıran Çınar'ın bir iki sayfalık raporundan öğrendiği her şey bu kadardı.

Ama şimdi yılgın bir edayla sessiz sedasız uyuyan eve baktığında rapordaki kelimeler gerçek nesnelere dönüyor, seçilmiş yalnızlığın keskin tadını rutubetli havada alabiliyordu. Ancak bu rahatsız edici değildi. Belki hüzünlüydü, yine de bu kızın sessizliğinde sakinleştirici bir şeyler vardı. Hırçın yabani ıssızlığı Gece'nin durgun ıssızlığına benzemiyordu. Bir şekilde aynı ve tamamen farklıydılar.

Kızın belindeki havlunun kenarından tutup kızıla dönmüş pamuklu kumaşı dikkatle kaldırdı. Bir avcı için mühim bir yara değildi. Kanaması durmuştu bile. Yatağın kenarındaki boşluğa oturdu. Eski küçük yatak ağırlığıyla çöküp inledi. Gevşemiş yayları uyuyan kızı sarstı. Yine de derince uyuyan Miray uyanmadı. Gözbebekleri gözkapakları altında titreşti, aralı dudaklarını kapatacak gibi oldu, ama sonra hareketsizce uyumaya devam etti. Gece uzanıp bir annenin bebeğini sevmesi gibi şefkatle parmaklarını kızın sıcak, terden ıslanmış boynunda gezdirdi.

"Miray," diye seslendi usulca. "Uyan hadi."

Kızdan herhangi bir tepki gelmedi. Teni olması gerektiğinden biraz daha sıcaktı. Ateşi çıkmıştı. Daha da uzanıp yüzünü kızın yüzüne yaklaştırdı. Simsiyah ipek saçları omuzlarından kayıp kızın üstüne aktı. Kızın gözbebekleri titreşiyordu. Kıpır kıpır, onları tutan gözkapaklarını yırtıp kaçmak ister gibiydiler. Tehlikenin farkındaydılar sanki. Lakin kudretleri kızı uyandırmaya yetmiyordu. Nasıl bir rüya görüyordu acaba ki uyanmak istemiyordu. Eğilip Miray'ın gözkapağına küçük bir öpücük kondurdu. Kirpikler dudaklarını gıdıkladı. Kolonya kokusunun altında kızın teni toz ve hafifçe ter kokuyordu. Dudakları kızdan birkaç santim ötede, "Miray," diye seslendi yeniden. "Artık uyanmalısın."

Kızın kaşları bu sefer hafifçe çatılsa da başka bir tepki vermedi. Gece yavaşça doğruldu. Kibarlık buraya kadardı. Birdenbire iki parmağını kızın belindeki yaraya bastırdı. Kan çıkış yolu bulmanın heyecanıyla yaradan fırlayıp Gece'nin parmaklarına bulaştı.

Sessizlik paramparça oldu. Şaşkın ve acıyla kıvranan feryat kızın hayretle açılan ağzından odaya taştı. Gece sakince, kızın gözlerinin dehşetle açılmasını izledi.

Kedi örümceği çoktan midesine indirmiş, kayıtsızlığı sahibine denk tembelce yalanıyordu. Tavanın köşesinde büzülmüş odadaki olup bitenleri izleyen başka bir örümceği fark etmemiş gibi yapıyordu. Bu akşam görünen o ki menüsünde bol bol casus örümcek vardı. Az ötesindeki feryatlara aldırmadan keyifle mırıldandı.

28 Mart 2026 Cumartesi

Ay Işığı - Bölüm 7 - Kim Kazandı

Miray kafasını gömdüğü yerden kaldırdı. Şaşkındı. Yaşıyordu!

Hızla ayaklarının üstüne dikildi. Üstündeki toz ve moloz parçaları minik serpintilerle küçük hışırtılar çıkararak yere yağdı. Boğazına kaçan toz gırtlağına yapışıyor, öksürtüp rahatsız ediyordu. Miray elini ağzına kapatmış, bir taraftan yürümeye çalışırken bir taraftan da olabildiğince sessiz tozdan gıdıklanan boğazını temizlemeye uğraşıyordu. Karanlık hem avantajı hem de dezavantajıydı. Bir de toz bulutu vardı ki göz gözü görmüyordu. Ayın ışığını yakalamış yerlerde müziksiz bir ritimle kıvrılan, salınan toz parçacıkları gümüşi gümüşi parlıyordu.

El yordamıyla ağır aksak ve mümkün olan en az sesi çıkarmaya çalışarak yürüdü. Ne tarafa doğru gittiğini göremiyordu, fakat dümdüz yürürse kafenin yanındaki apartmanı, iblisin uçup duvarına geçirdiği binayı bulacağını biliyordu.

Yerdeki kırık taşlara takılıp düşmemek için dikkatli bir adım attı ve ileri uzattığı eli sert ve sıcak bir şeye dokundu. Bu şey kesinlikle bir duvar değildi. Miray ateşe değmiş gibi elini geri çekti, ama iblisin pütürlü derisinin hissi avcunun içinden kolay kolay geçmedi. Biraz daha yana kayıp apartmanın serin duvarını buldu. Avcunu duvara dayadı ve kafenin arka sokağına çıkmayı umarak duvarı takip ede ede yürüdü. Büyücünün hâlâ peşinde olduğuna emindi.

Neden? Niye?

'Umurumda değil' diye düşündü. 'Neden, niye, umurumda değil. Şimdilik değil. Yakalanmayacağım.' Ve fısıldadı. "Sen kazanamayacaksın!"

Fısıltıyı duyduğunda Gece durdu. Tozlar boğazına kaçıyor, yıldızların parıl parıl oynaştığı gece karası saçlarına tutunup telleri kül grisine boyuyordu. Kız üç adım uzağındaydı. Yapacağı tek küçük bir büyü... ve kız ellerinin arasında olurdu. Ama Gece yerinden kıpırdamadı. Kızın fısıltısı hoş bir melodi gibi kulaklarında dönüyordu. Miray'ın kör aksak kendinden uzaklaşmasını izlerken, dudaklarının kenarındaki küçük bir kıvrılmayla kendini belli eden kibri ile tatlı tatlı gülümsedi.

Miray avcunu apartmanın soğuk, pürüzlü duvarına dayamış, el yordamıyla ilerlemeye çalışıyordu. Diğer eliyle ağzını burnunu kapatmıştı, ama ciğerlerine dolmak için inat eden toz parçacıklarını uzaklaştırmaya pek de bir yararı dokunmuyordu. Asıl canını sıkansa istediği hızda gidemiyor oluşuydu. Neredeyse körlemesine yürüyor, bir sonraki adımında önüne ne çıkacağını bilmiyordu.

Zaten zayıf olan ışık azaldıkça azaldı. Zifiri karanlıkta kaldığında iki apartman arasındaki dar boşlukta yürüdüğünü anladı. Kapkara duvarlar heyula gibi iki yanından yükseliyor, soğuk karanlığı insanı ezip minicik hissettiriyordu. Karşı koymaya çalışsa bile korkunç, kanlı düşünceler zifirin içinden sızıp aklına doluyor, attığı her adımda her an büyücünün karanlığın içinden fırlayacağını düşünüp durmaktan kendini alamıyordu. Kadının zalim nefesini ensesinde hissediyordu. Ürperticiydi, yorucuydu ve sinirleniyordu da.

Bitmek bilmeyen dakikalar sonunda karanlık koridoru geçip arka sokağa çıktı. Temiz hava ve ışığa kavuşmuştu. İnsanlar balkonlara, pencerelere tünemişler olanlara anlam vermeye çalışıyorlardı. Miray başını eğdi. Yüzünü saklamaya çalıştığını fark ettirmemek için geriye baktı. Sokak lambalarının ışığında uçuşan tozlar, geldiği koridorun karanlığında kayboluyorlardı. Büyücünün uzun boylu siluetini o karanlık koridorun ağzında görmeyi umarak birkaç saniye bakındı. Büyücü onu takip ediyor muydu? Etmemesini umuyordu. Ama muhtemelen edecekti. Niye kendini göstermiyordu o halde? Belki de insanlardan çekiniyordu. İnsanlara kendini daha fazla göstermek istemiyor olmalıydı.

İnsanlar?!

Miray düşüncelerden sıyrılıp  artan mırıldanmaları duydu ve onu fark eden insanların her saniye artan bakışlarını gördü. Kuyruğu ateşe değmiş kedi misali irkildi. Üstü başı toz toprak içindeydi ve o tozlu cehennemin içinden yürüyerek çıkıp gelmişti. Ne büyücü görünüyor ne başka bir patlama oluyor ne de gürültü patırtı kopuyordu. Ortalığın yatıştığını sanan millet onu tutup sorgu suale başlamadan önce tüyse iyi olacaktı.

Sokak tanıdıktı. Evinin sokağı. Sola döndü ve insanların bakışları üstündeyken bir Avcınınkine denk değil de, sıradan birinin koşar adım hızına denk tutmaya çalışarak tek tek apartmanları geçmeye başladı. Sonunda eski bir apartmanın önünde durup demir kapıyı iteledi. Kapının kilitlenmediğine ilk kez seviniyordu. Harbiden böyle dolu dolu seviniyordu. Kazanılmış bir saniye bir saniyeydi. Asansörü bile beklemeden merdivenleri ikişer üçer çıkmaya koyuldu.

Üstünde dairesinin numarası yazılı kapının önüne geldiğinde titreyen ellerle anahtarı cebinden çıkardı. Kısa, derin nefeslerle soluyor, kalbi kulaklarında gümbürdüyordu. Bayılacak gibiydi. Ancak üçüncü denemesinde kapıyı açabildi.

İçeri girmekten ziyade daldı. Kapıyı bir daha açmayacakmışçasına hiddetle çarpıp, kilidin döndüğü kadar kilitledi. Bir... iki... üç. Anahtar her döndüğünde biraz daha sakinleşiyordu. Sırtını kapıya yasladı. Aşağı doğru yavaş yavaş kaydı. Poposu zemine değene kadar düştüğü her santimde ruhu daha da ağırlaştı. Öylesine atılmış bir un çuvalı gibi kapının arkasında oturdu kaldı.

Ev karanlık ve ölümüne sessizdi. Dışarıdan insanların bıdı bıdı sesleri geliyordu. Ama Miray dikkatle evini dinledi. Topuklu ayakkabının sesini her an duyabilirdi sanki. Karanlığın içinde bir çift mavi göz her an yanabilirdi. Gözlerini dikip duvarlara, en çok da odaların kapı ağızlarına baktı.

Büyücü ona evinde saldırabilir miydi? Bu binanın kıytırık tılsımları onu durduramazdı, ama bu kadar gürültü patırtıdan sonra buraya gelmeye cesaret edebilir miydi, bilmiyordu. Acaba Büyücü onun nerede yaşadığını biliyor muydu? Apartmana girerken onu görmüş müydü? Görse de saldırmazdı her halde. Yok saldırmazdı. Boş bir kafeyi yakıp yıkmak başka, ağzına kadar dolu bir apartmanda dalaşmak başka şeydi. Elit bir büyücü olsa bile bunu göze alamazdı. Zaten bir 'Elit' olduğu için bunu göze almamalıydı. Evet, büyük ihtimalle artık güvendeydi. Hem ev demek güven demek değil miydi? Artık düşünmeyecekti! Kapıyı kapatmış ve dışarısı dışarıda kalmıştı. Birkaç gün ortalıklarda görünmez olur biterdi.

Yorgunluk gittiğinin on katı üstüne çökerken oturduğu kapı ağzı o an dünyanın en rahat yeri gibi geldi ona. Yorgunluk etlerini ince ince sızlatarak mermere akıyordu sanki. Başını kapıya dayamış halde hiç kıpırdamadan dakikalarca öyle kaldı. Boş bakışlarla dolu gözleri karanlığa iyiden iyiye alışmış, fark edemediği sızılar soğuyan bedenine çökmeye başlamıştı.

Sol kolunda dirseğine yakın kısım acı acı yanıyordu. Sol ayak bileği de iyi sayılmazdı, sızısı şimdilik dayanılabilirdi ama sabah uyandığında muhtemelen üstüne basamayacak kadar şişmiş ve acıyor olacaktı. Avuçları tıp tıp zonkluyordu. Fakat en kötüsünü kıpırdanınca hissetti. Belinin yanına bir acı saplanmıştı.

İnleyerek o tarafa doğru eğildi. Gözleri karanlığa alışmış olsa da hasarı net göremiyordu. Elini yaranın üstüne koydu. Kötü bir fikirdi. Saplanan keskin acıyla elini çekmesi bir oldu. Biraz bekleyip derin bir nefes aldı ve dişini sıka sıka, kaslarının ve kemiklerinin tüm itirazlarına rağmen yavaşça doğruldu. Her bir kas zerresi dermansızlıkla ona isyan ediyordu.

Minik inatçı adımlarla yürüyüp yatak odasına geçti. Işığı açıp açmamakta bir an kararsız kaldı. Fakat doğal olarak gece görüş sistemi olmadığından el mecbur lambayı yaktı.

Her şey bıraktığı gibiydi. Zaman hiç geçmemiş, olanlar olmamış gibi... Yatağının tanıdık dayanıklılığı, mobilyaların eski kasveti, duvarların bildik rutubetli kokusu... Onun evi, onun huzuru, onun sessizliği... her şey yerli yerindeydi. Olması gerektiği gibi. Ve o kaostan sonra bu, istediği tek şeydi.

Zarar ziyan tespiti yapmak için başını eğdiğinde düşündüğünden daha kötü bir görüntüyle karşılaştı. Sağ tarafında belinin yanından karnına doğru tişörtü parçalanmış, kumaş kanla ıslanmış ve tenine yapışmıştı. Sarı tişört yavaşça kırmızıya evriliyordu. Her tarafı toz toprak içindeydi. Mat griliğin içinde ışığı yakalayan minicik cam parçacıkları ışıldıyordu. Avuçları 'boşuna zonklamıyoruz her halde' dercesine kıpkırmızı olmuştu, sol kolu da dirseğinden bileğine kadar kanla kaplıydı. Özetle, berbat bir haldeydi. Ve keder dolu bir yılgınlıkla düşünebildiği tek şey yarın izinli olmadığıydı.

Önce belindeki yaranın olduğu kısmı dikkatle sıyırarak tişörtü yukarı kaldırdı. Fazla eğilip kıvrılmadan ilkin sağ kolunu kurtardı, sonra kafasını ve sol kolundaki yaraya değmemeye çalışarak tişörtü çıkardı. Artık eskiye çıkmış şeyi yere fırlatıp atarken tuttuğu soluğunu bıraktı. Soyunma işinin en ıstıraplı kısmını fazla acıtmadan halletmişti. Sonrasında masanın üstündeki makası görünce aptallığına satır satır sövgüler dizdi. O kadar kıvrılacağına tişörtü kesip atabilirdi. Nasılsa şu saatten sonra çöp olmuştu. Maaşından kesmeselerdi bari. Böyle çirkin bir şey için parasını yok yere kaybetmek bu yoklukta cidden koyardı. Hem bırak para vermeyi, bu şeyi giydiği için üstüne para alması gerekirdi. Tüm gün sarının üstüne basılmış kara harfleri taşıyarak marketin ayaklı reklam tabelası oluyordu.

Sinirine sinir ekleye ekleye banyoya geçti. Evde ne gazlı bez ne de sargı bezi vardı. İlk yardım kutusu bile yoktu. Havlulardan birini alıp ıslattı. Dişini sıktı ve ıslak havluyu yaranın üstüne bastırdı. Düşündüğü kadar canı yanmamıştı. Küçük yumuşak hareketlerle yaranın etrafını temizlemeye başladı. Belinden süzülen kan kot pantolonuna bile inmiş, mavi kızıla dönmüştü.

Temizledikçe yaranın aslında acıması gerektiğinden daha az acıdığını fark etti. Sakin bir korkuyla havluyu yavaşça yaranın üstünde gezdiriyor, üsteki koyu tabakayı temizledikçe parlak sıcak kan akıyordu. Yara, belinin yanından karnına doğru bir parmak uzunluğundaydı. Fazlaca kanamasına rağmen şaşırtıcı şekilde derin değildi. Oysa onda bu şans varken bağırsaklarını falan görmeyi bekliyordu. Üstelik temiz bir kesikti. Ama dikiş atılması ve ne olur ne olmaz diye iblis mikrobuna, tetanosa veya neye karşı önlem olarak vuruyorlarsa o aşından olmalıydı. Da kapının dışına adım atacak hali de cesareti de kalmamıştı. Kısa bir an için kendini çok çaresiz, çok yalnız hissetti. Ağlama isteğinin ilk gök gürültüsü boğazından yükselip burnunu sızlattı.

Titreyen elindeki havlu kıpkırmızı olmuştu. Şokun yarattığı uyuşukluk da neredeyse geçmişti. Başı dönünce klozetin üstüne çöktü. Derin bir nefes alıp verdi. Göz pınarlarından taşan yaşlarla görüşü bulanıklaşmıştı, ama ağlamıyordu. İnatçı bir öfkeyle bastırdığı dudakları geçilmez ince bir çizgi halini almıştı. Boğazından yükselen hıçkırık depremlerinin artçılarıyla titreyen çenesine de aldırdığı yoktu. Eve girdiğinden beri sürekli geriye itip durduğu duyguları kaza kaza yüzeye çıkıyorlardı. İstemiyordu. Şimdi olmazdı. O duygularla yüzleşecek ne gücü vardı ne de dik duracak iradesi. Çok yorulmuş, hırpalanmıştı. Fakat kor bir öfkeyle yanan düşünceleri susmuyor, küçük düşürülmesine, en çok da çaresizliğe itilmesine isyan ediyordu. Ve yapabileceği tek şey ağlamak mı olacaktı? Hayır.

Midesine bir ağrı saplanınca inledi. Korku Miray'ın onu gömmeye çalıştığı yerden fırlayıp iliklerine değin işledi. Hayatında olmadığı kadar korkuyordu. Niçin korktuğundan emin bile değildi. Olanlardan, olacaklardan, belki şu basit yarayla bile ilgilenememekten. Sessizlik bir yandan huzur veriyor bir yandan yoklukla zulmediyordu. Kendini kendinden başka avutacak olan yoktu. Bedeni yorgun, elleri titrekti. Yutkundu. Belki boğazındaki sızı dinerdi. Gözlerini kocaman kocaman açıp kırpıştırdı. Ağlamayacaktı.

Aklının öfkeli seslerini susturmak, sadece bir şeyle meşgul olmak için sol kolunu çeşmenin altına sokup yavaş yavaş yıkadı. Evet, klozette otururken uzanıp lavaboyu kullanabiliyordu. Hatta yan tarafındaki duş başlığını eline aldığında banyo bile yapabiliyordu. Bit kadar banyonun kaçınılmaz lüksüydü bu. Şikayet etmiyordu, çünkü temizlemesi kolaydı. Derisi soyulmuş yaraya su değdikçe canı yandı. Canı yandıkça gözleri yaşardı. Gözleri yaşardıkça inat etti ağlamadı. Ağlamayacaktı işte. Yenilmeyecekti. O gözyaşları değmeyecek hiçbir şey için akmayacaktı.

Kollarından sular damlarken gözü duş başlığına kaydı. Tek tek yıkamak yerine, banyo yapması gerekiyordu ama hiç mecali kalmamıştı. Temiz bir havluyla belindeki yarayı eğreti bir şekilde sardı. Yüzüne birkaç avuç su çarptıktan sonra, bir ıslak bir kuru havlu alıp tekrar odaya geçti. Yatak odası aynı zamanda hem oturma hem de yemek odasıydı. Bir banyo ve küçük bir mutfak. Evde başka bir oda yoktu. Sorun değildi elbet; tek kişi için başka bir odaya da gerek yoktu.

Masanın üstündeki makası aldı bu sefer. Kotunu keserek çıkardı. Nasılsa onun heba olmasına söylenecek ne müdür ne de başka biri vardı. İç çamaşırı da ıslanmış, kanla lekelenmişti. Önemsemedi. Bir don bir sutyen yatağa oturup belindeki yarayı ıslak havluyla sildi. Sonra acıdan nefesi kesile kesile yarayı kolonyayla temizledi.

Avcıların yaraları Sıradanlara göre biraz daha hızlı iyileşirdi. Bundandır yara bandına bile gerek duymadan yıllardır yaşıyordu. Gerçi bu güne değin postu böyle deldirmemişti ya. Başa gelince insan o dandik yara bandını bile arıyordu işte. Dışarı çıktığında yapacağı ilk iş eczaneye uğramak olacaktı. Kesinlikle.

Pansuman işkencesi bittikten sonra kuru havluyu yaraya bastırdı. Ve ağır ağır yatağa uzandı. Acı yavaşça sızıya dönerken gözlerini kapadı. Hızlı solukları yavaşlamış rahat ritmine dönmüştü. Yatağı yumuşacık, bedeni külçe gibiydi. Ölesiye yorgundu. Bitmiş, tükenmişti. Uyku tatlı bir zehir gibi dolanıyordu damarlarında. Garip bir sarhoşluktu bu.

Aklına gelen düşünceyle dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme yerleşti. Onu elinden kaçırdığını anladığında Büyücü Hanım'ın suratında nasıl bir ifade vardı acaba? Üstelik etrafı öyle bir dağıtmışlardı ki kıçını zor kurtarırdı o işten. Tüm sokak şahitti. Sonra yüzünü buruşturdu. O da o sokaktaydı. İnsanlar onu da görmüşlerdi ve olan hep garibe olurdu. Yine de büyücünün ensesi ne kadar kalın olursa olsun paçayı yırtmamasını umuyordu. Ruhunu kemiren düşünceleri, kemiklerini sızlatan yorgunluğu, etini acıtan yaraları için bu büyücünün yanına kâr kalmamalıydı.

Belindeki yarayı sarıp ışığı kapatması gerektiğini düşündü sonra. Boş verdi. Dünya yansa bir adım daha atamazdı artık. Gözleri neredeyse kapanır, derin bir uykunun sınırlarında dolanırken sayıkladı.

"Yakalayamadın. Ağlatamadın. Ben kazandım. Sana rağmen kazandım, Büyücü."

Sonra uyudu. Uykunun gevşettiği kasların zincirlerinden kurtulan iç çekişi, titrek bir nefesle dudaklarından döküldü. Derin, rüyasız bir uykudaydı. Biraz huzursuzdu. Ama artık niye huzursuz olduğunu düşünmüyordu.

Oysa penceresinin ötesinde, ilkbaharın berrak göğünde ay batmamış, gece daha bitmemişti. Avcıyla av arasındaki o ince çizgi hâlâ zig zağlar çizmeye devam ediyor, kendi küçük coşkulu oyununu oynuyordu.

Oo piti piiiti,

Karamela sepeti...

26 Mart 2026 Perşembe

Ay Işığı - Bölüm 6 - Çarpışma

Av olmak mı? Avcı mı?

İkisinin arasındaki çizgi bir saç teli kadar inceydi. Şimdi... Düz bir çizgi de değildi. Taraflar arasında zig zağlar çiziyor, oo piti piti oynuyordu. Dışarıda kalan ölüydü.

Sokak ahalisi perdelerinin ardına saklanmayı falan boş vermiş, suratlarını cama yapıştırıp olacakları pür dikkat izliyorlardı. Kim ölecek, kim kalacak diye düşündükleri yoktu. Kazananın kim olduğunu baştan biliyorlardı. Merak ettikleri, sıska kızı önce kim öldürecekti? İblisler mi, büyücü mü?

Miray'ın bir parçacık vakti olsaydı eğer alıngan bir gururla diktiği orta parmağını onlara da cevaben seve seve gösterirdi. Ama şimdi yaşamak için koşması gerekiyordu.

Koşmaya başladığı anda zihnini yoran tüm sesler sustu. Odaklanmıştı. Gözünün önünde bir hedef vardı; kafenin bahçesine ulaşmak. Vücudundaki her kas zerresini zorladı. Tüm çevikliğini kullandı. Birkaç adım... Sadece... Bir. Kaç. Adım!

Ve bahçeye ulaştı. Ama iblis de ona varmıştı. Miray'ın üstüne kocaman bir pençenin gölgesi düştü. İblisin pis, sıcak nefesi kızın tenine sürtünüp geçti.

Miray iblisi karşılamak için dönerken avcundaki tılsımı fırlatmak için de kolunu kaldırdı. Yaratığın zebani suratı iki üç metre ötesindeydi. Diken diken dişlerin yuvası olan ağzı sessiz bir kükremeyle sonuna değin açılmış, gövdesi gerilmiş, havadaki kocaman pençesini Miray'ın etine geçirmek için indiriyordu. İkisi de bu mesafeden ıskalamayacaklarını biliyordu.

Birden iri yaratık acı dolu bir hayretle bağırdı. Bir devin kocaman tekmesini karnına yemişçesine iki büklüm oldu. Savruldu ve uçarak bahçeye Miray'dan önce paldır küldür daldı. Çitleri yıkıp geçti. Ayakları bir tarafa kafası bir tarafa savrula savrula, masa sandalye ne varsa hepsini altına alıp sürükledi. Kafenin vitrinini şangır şungur yerle bir ettiğinde anca durabilmişti.

Binaya kazınmış rünler kızılca ışıldadı. İblisin derisi rünlerin büyüsüyle cızırdarken yaratık acı bir sesle inledi. Debelendi. Tutunmak isteyen pençeleri mermer zemini parçalayıp çirkin yarıklar açtı. Sonunda son bir gayretle üstündeki toz toprağı savurarak ayağa fırladı. Dişlerinin arasından kanlı salyalar akıyor, parçalanmaktan kurtulan öfkeyle kısılmış üç gözü 'intikam' diye bağırıyordu. Sırtındaki dikenleri dikleştirdi ve hırlayarak ileri atıldı.

Miray üstüne doğru gelen ayaklı dehşetten kurtulmak için kendini yana attı. Ama yaratık ondan yana bakmadı bile. Canının acısıyla gözü öyle bir dönmüştü ki direkt büyücüye daldı.

Miray'a göre hava hoştu. Yesinlerdi birbirlerini.

İblisin eceli gidişi kadar tez olmuştu. İri gövdesi yerden havalandı. Kocaman keskin pençelerini delice savuruyor, boşuna havayı parçalıyordu. Öfkeli hırlamaların yerini acı bir uluma aldı. O çirkin koca kafası dönmeye başlamıştı. Gerçek anlamda, kafası yavaş yavaş yavaş imkansız bir açıyla dönüyordu. Döndü... Döndü... Paramparça olan boyun kemiklerinin iç karartıcı çıtırtıları duyuldu. Sıkılan ıslak kumaştan akan sular gibi yırtılıp kopan etten kanlar boşalıyordu.

İblisin sesi kesildi. Pençeleri havayı tırmalamayı bırakıp cansızca sallandı. Kafa dönmeye devam ediyordu. Döndü ve döndü.

Nihayet son sinir teli de koptuğunda kafa gövdeden ayrıldı. Büyücü, havada asılı kalmış gövdeyi gerisin geri kafeye gönderirken, iblisin kafası da kaldırımın kenarına dizilmiş arabalara doğru tok bir sesle yuvarlandı.

İblisi kaçış yoluna savuran büyücüye soğuk bir şaşkınlıkla baktı Miray. Öteki iblis çoktan pençelerini göğe dikmiş, son nefesini vermişti. Kafası ters dönmüş, suratı kaldırma yapışmıştı. Belli ki kafalarla büyücünün bir derdi vardı, işe hep kafalardan başlıyordu. Miray'ın boyun kemikleri empatiyle sızlayıp saklanmak istercesine omuzlarının içine doğru kaçtı.

Miray kıpırdaman dikiliyordu. Kıpırdamaya cesaret edemiyordu. Zihni boşalmıştı. Aklının gerisinde korkusu kısık sesli, karamsar bir ezgiyi mırıldanıp duruyor, uzuvlarını felç ediyordu. Büyücü iblisi özellikle kafeye savurmuştu, biliyordu. Miray'ın kafenin korumasına sığınmak istediği belliydi. Büyücü de 'kaçamazsın' diyordu. Kaçamazsın... kaçamazsın... Kelime bir labirent gibi Miray'ın zihnini çaresizlikle sıkıştırmıştı.

Pencerelerin gerisindeki seyirciler nefeslerini tutmuş izliyorlardı. İblisler oyunun dışında kalmışlardı. Ölüydüler. Çizgi, zig zağlarını Miray ile büyücü arasında çiziyordu artık.

Oo piti piiiti

Karamela sepeti...

Büyücünün parmakları hareketlendiğinde beklediği işaret buymuş gibi Miray da kıpırdandı. Ne yapacağını ya da yapabileceğini düşünmedi bile. Seçeneksizlik de hoştur. İnsan düşünmek zorunda kalmaz. Sadece yapar. Miray da sadece yaptı. Yaman bir çığlık atarak elindeki tılsımı büyücünün suratına savurdu. Böyle tam suratına... Suratının tam ortasına...

Denk gelecek diye de atmamıştı hani. Kadın büyücüydü bir kere; o tılsımın suratına yapışmasına izin verir miydi? Vermezdi. Alır o tılsımı karşıdakinin gırtlağına, olmadı münasip bir yerine asil bir şekilde sokardı. Miray bunun farkındaydı. Olsun. Büyücü Hanım iblisi kafenin bahçesine fırlatıp, 'ne yapmaya çalıştığını görüyor ve anlıyorum' demeye getiriyorsa, Miray da 'kaçıyor olduğuma bakma, bunu suratının ortasına yapıştıracak yürek bende var,' demeye getiriyordu.

Beklediği üzere tılsım daha yolu yarılamadan tıpkı iblis gibi, büyücünün büyüsüne takılıp kaldı. Sonrasına olan şey, işte o beklenmedikti.

Tılsım kocaman bir havai fişekmişçesine patladı. Gecenin karanlığı bir an ışıkta boğuldu. Patlamanın şiddetiyle camlar zangır zangır titredi. İnsanlar bağıra çağıra kaçıştılar.

Patlamayla Miray'ın ayakları, gerçek anlamıyla yerden kesildi. Geriye doğru uçtu. Arkasındaki çite sertçe çarptı. İblisin darbesiyle yamulsa da zar zor ayakta kalmayı başarmış eski demirler ne onun ağırlığını taşıdı ne de Miray dengesini bulabildi. Çitin yarısını da beraberinde götürerek sırt üstü yere yapıştı.

İnleyerek yan döndü. Toprak çok rahattı. Tatlı soğukluğu etinin sıcak acılarını sakinleştiriyor, yumuşaklığı hırpalanmış bedenine iyi geliyordu. Sabaha kadar orada sızıp kalsa ne olurdu? Ama olmazdı. Kapanmaya çalışan gözlerini azarlarcasına açtı. Vakit sızıp kalma vakti değildi. Ayağa öyle bir fırladı ki bir saniye önce uçarak toprağı öpen o değildi sanki. Acılarına bir teselli olacaksa eğer hedefine varmıştı, öyle ya da böyle artık kafenin bahçesindeydi.

Belindeki yanma hissine aldırmadı. Kulakları uğulduyordu. Gözünün önünde de minik güneşler ardı ardına parlayıp sönüyordu. Gözlerini kırpıştırdı. Kırpıştırmanın fazla bir işe yaramadığını anlayınca gözlerini kısıp büyücüye baktı.

Büyücü Hanım başını yana eğmiş bir gözü açık, kapalı diğer gözünü ağır ağır ovuşturuyordu. 'O tılsıma verdiğim her kuruşa değdi,' deyip pis pis sırıttı Miray. Yine de kendisi patlamayla uçup toprağı öpmüşken büyücü hanım minibüsün üstünde dimdik ayaktaydı. Bahar rüzgarının saçına kondurduğu yaprağı alıyormuşçasına sakin ve bir o kadar da rahat gözünü ovuşturuyordu. Miray bu durumdan korkmak yerine kadına biraz daha gıcık oldu. Somurtup ona arkasını döndü ve kafenin içine doğru koşmaya başladı.

Kafe öncesinde eski falandı, fakat iblisin bodoslama dalışından sonra viraneliğe hızlı bir geçiş yapmıştı. İçerisi iblisten yükselen tütsülenmiş et kokusuyla dolmuştu. Duvarlar, camlar yıkılmış; sağlam ne masa kalmıştı ne sandalye. Miray'ın her adımında ayağının altında bir şeyler çatırdıyordu. Ve Miray bu kadar patırtı gürültüye rağmen hâlâ gelmeyen polislerin nerede, ne halt ettiklerini çok merak ediyordu doğrusu. Ölmesini mi bekliyorlardı acaba?

Neyse ki iblisin hafifçe cızırdayan postu koruma tılsımlarının hâlâ sağlam olduğunu gösteriyordu. Nihayet! Nihayet bu gece iyi bir şey oluyordu demek. Ortalık tekrar güvenli hale gelene dek bu yıkık dökük kafe onun kalesi olabilirdi. Büyücü burada büyülerini istediği gibi savuramazdı.

Ama bu demek değildi ki başka şeyleri de savuramazdı. Örneğin bir taş. Ya da dev gibi bir iblisin leşi!

Patırtılarla çatırtıları duyduğunda Miray başını çevirdi. Gözleri az daha yuvalarından fırlayıp ondan önce kaçacaklardı. Yarım tonluk leşin üstüne uçtuğunu kim görse kaçardı.

Miray önündeki iblis ayağının üstünden atlayıp, savrulan leşin yolundan kaçmak için kafenin yan duvarına doğru can havliyle koşturdu. İblisin kocaman leşi önüne çıkan her şeyi ezerek gürültüyle kafeye daldı. Derisinin dikenleriyle toprağı sürüyerek ters düz ediyor, kırılmış mermerleri daha da parçalıyor, gümbürtü ve şangırtılarla durdurulamaz bir kıyamet gibi uçuyordu. Yavaş yavaş tütsülenen başsız arkadaşına çarpmak onu yavaşlatmadı bile. Ölü gövdeler bir an birbirine geçti. O dümdüz yoluna devam ederken başsız gövde yana savruldu. Tam olarak Miray'ın koştuğu tarafa doğru.

Miray arkasında kopan kıyametin seslerini duymaktan çok titreşimlerini ciğerlerinde hissediyordu. Büyücünün savurduğu iblisin yolundan kaçmıştı, ama bu gidişle kırılan betonların altında ezilip gidecekti. Birden içgüdüsel olarak arkasını döndü. Dumanları, camları, beton parçalarını... ne varsa savurarak koca bir iblis gövdesi yine üstüne doğru uçuyordu.

Miray, 'yok artık!' bile diyemedi. Onu mu takip ediyordu bu leşler?!

Kendini anında yere attı. Başını ellerinin arasında almış, toprağın içine girmek istiyormuşçasına gövdesini yere bastırmıştı.

Bir kasırga gibi geldi iblis. Evlerin çatılarına kafa tutup, camlarını titreten rüzgarlar gibi... Sarsarak, dehşetle, döne döne koca gövde Miray'ın üstünden geçip gitti ve karşıdaki apartmanın duvarına gömüldü. Miray'ın üzerine yağmur gibi cam ve moloz parçaları yağdı.

Ortalık sessizleştiğinde toz bulutundan göz gözü görmüyordu.

Büyücü minibüsün üstünde atladı. Sanki kafeyi haritadan silen o değilmişçesine Miray'a doğru sakin sakin yürümeye başladı.

25 Mart 2026 Çarşamba

Ay Işığı - Bölüm 5 - Bahtsız Bedevi

 "O çekirgenin kafası kopsun e mi?" diye söylendi Miray içinden. "Böyle şak diye de değil, santim santim, bağırta bağırta kopsun."

En azından kendini kafenin bahçesine atana kadar enselenmemiş olsaydı sanki n'olurdu?

Göz tepesine dikilmiş, o kör olası tek nokta gözüyle ona dik dik bakıyordu. Hoş, tüm bedeninin tek bir göz küresinden ibaret olduğu düşünülürse garibin dik dik bakmaktan başka yapabileceği bir şey de yoktu. Göz ve Miray bir an birbirlerini süzerek bakakaldılar.

Büyücülük denen nanenin basit yaratımı, ürpertici harikalığı olan bu hilkat garibesinden Miray'ın hissedebildiği tek arzu iki kelimeden ibaretti.

"Bul onu!"

Baskın ve amansız bir güçle dolu kelimeler zavallı yaratığı boğuyordu. Bir emirdi bu. Keskin bir emir. Acımasız. Tekrar tekrar Göz'ün minik varlığı içinde yankılanıp duruyor, var oluş nedenini doldurup şişiriyordu. Ne bilinç ne ruh, öyle keskin bir arzuydu ki ondan başka hiçbir şeyin var olmasına izin vermiyordu.

"Bul onu! Bul onu! Bul..."

Sadık bir köpekçikten daha fazlası olmayan bu minik yaratığa öfke kussan neye yarar?

Miray bunu görüyor, anlıyor ve hiç mi hiç işine gelmiyordu.

Yerdeki kırık kaldırım taşlarından birini aldığı gibi havadaki göze attı. Harika bir atış olabilirdi. Olmadı. Oynak şey yukarı doğru fırlayınca taş gailesizce altından geçip apartmanın duvarına çarptı.

Çat!

O ne sesti öyle! Çıt çıkmayan sokakta ses büyüdükçe büyüdü, yankılana yankılana kaybolup gitti. Miray'ın yüzü beyazdan kırmızıya doğru önce utançla parlayıp, ardından yaptığı salaklığın olası sonuçları aklına gelince kırmızıdan beyaza doğru soldu. Şu lanet Göz'e bile gerek kalmamıştı, kendi elleriyle yerini açık ve net belli etmişti.

Yukarı kaçan Göz utanmazca yavaş yavaş Miray'a doğru geri süzülürken, hızla yeniden yukarı fırladı. İyiye işaret değil bu, demeye kalmadı sokağın gerisinde ufalanan betonun çatırtıları duyuldu. Ardından bir hırlama... Başını sola çevirmesiyle Miray'ın gözleri fal taşı gibi açıldı.

"Yok artık!"

İblisin teki dörtnala üstüne doğru koşturuyordu.

Kaçmayı bırak, mantıklı düşünecek vakti dahi olmadı. Yaratığın kendinden önce vahşi arzuları Miray'ın zihnine bodoslama çarptı.

Miray sessizce inledi. İblisin açlığını giderme arzusu öyle yoğundu ki, büyücüden kaçarken zaten epey hırpalanan Miray aklının içinde patlayan görüntülerle iyice serseme döndü. Midesindeki acı safra ağzına kadar gelmişti. Burnundan soluyarak dişlerini sıktı. Gözlerini açık tutmaya çalışarak, sanki bir faydası olacakmış gibi geri geri kaçmayı denedi. Beceriksizce bir iki adım attı. Sendeledi ve dengesini kaybederek minibüsle küçük arabanın arasındaki boşluğa kıç üstü düştü.

Acıya gel!

Miray'ın gözünde ışıklar çaktı. Çanak kesin çatlamıştı. Poposundaki acı diğer her şeyi bastırıp bir anlığına tüm önceliklerini değiştirdi. Boşuna dememişler çivi çiviyi söker diye.

Yaşarmış gözlerini açtığında havaya sıçramış iblisin bir yay çizerek uçtuğunu gördü. Nefesi boğazında takılıp kaldı. Ufak tefek iblisleri neredeyse her gün görüyordu, ama bu kadar büyüğünü bu kadar yakından ilk kez görüyordu. Dişlerden ibaret çenesini sonuna kadar açmış, pençelerini ileri uzatmış, avının üstüne kabus gibi çökmek için uçuyordu adeta.

Kaçmaya çalışan Göz'ü havada kapıverdi yaratık ve harika bir dengeyle sıçrayışını tamamlayıp pençelerinin üstüne indi. O şeylere pati demek yaratıma yapılmış bir haksızlık olurdu. Miray gözlerini o ölümcül şeylerden zorla çekerek başını kaldırdı. Zavallı Göz'ün maviş kanatları iblisin iri dişleri arasında kıpırdanmaya çalışıyordu.

Zerre merhamet yoktu yaratıkta.

Miray ürpermekten kendini alamadı. Çok ama çok yakın bir gelecekte gerçekleşecek kendi sonunun fragmanını izliyor gibiydi. Ne yapmalıydı? Savaş, kaç, don ya da ölü taklidi yap. Hiçbiri kurtuluş vadetmiyordu.

Derken bir şey daha oldu. Bir tanesi yetmiyormuş gibi, karanlıkların içinden bir ikincisi süzülüp geldi. Ötekinden daha sinsi, daha temkinliydi. Miray nefesini tutmuş, ellerini sıkıca ağzına bastırmıştı. Kusmak şu anda yapılacak en akıllıca şey değildi kesinlikle.

İlk iblis yaklaşan ikincisini görmemişti. O anda tüm dikkati ağzında kıpırdanıp duran tek lokmalık avındaydı. Acınası bir yemekti, ama sonuçta yemekti. Heyecanlı hırıltısı göğsüne yediği bir kafa darbesiyle kesiliverdi. Göz iri dişlerin arasından fırlayıp kaldırma pat diye düştü.

Hevesi boğazında kalmış olan iblis, bir anlık şaşkınlığın ardından tahammülsüz bir homurtu kopardı. Çirkin suratı daha da çirkinleşti. Hançer büyüklüğündeki dişlerini hasmının böğrüne gömmek için atıldı.

Sonrası it dalaşıydı. Karşılıklı hırlaşmalar, homurtular, betonu delen pençelerin sesleri aldı başını gitti. Lanet çarpmış köpek gibiydiler. Hatta lanet çarpmakla kalmamış, hazır eli değmişken kendi kötülüğünden ekstra bir şeyler de ekleyip neredeyse at büyüklüğünde zebanimsi bir şeyler ortaya çıkarmıştı.

Miray minibüsün kenarından uzattığı kafasını anında içeri soktu. sövgülerden sövgü, dehşetli şaşkınlıklardan şaşkınlık beğeniyordu. 'İnsan olana bu yapılır mı' nağmeleri eşliğinde yağmurdan kaçarken doluya tutulmuştu. Doluya tutulmak da ne? Çişe basmayayım derken bokta boğulmak üzereydi. Evrene yanlış mesajlar göndermişti de, geri dönüşler de ona göre mi oluyordu? 'Sevgili Miray, madem Büyücünün insafına kalıp uslu uslu gebermedin, al buyur iblisler parçalasın seni,' mi diyordu evren? Neydi olay?

"Sahi," diye düşündü birden, "Büyücü olacak o kadın nerde?"

Lazım olduğunda niye ortada bir tane büyücü bulunmazdı ki!

"O taşı atmayacaktın," dedi pişmanlığı. "Atmayacaktın."

İblisler yakınlarda dolanırken muhtemelen taşın sesini duyup gelmişlerdi.

Elinde sıkı sıkı tuttuğu tılsımı Miray'ın varlığını bir dereceye kadar saklardı. En azından Miray öyle olmasını umuyordu. Yaratıkların yanına fazla yaklaşmadığı sürece görünmeden tüyebilirdi. Ve elbette onların yanına yaklaşmazdı, da birbirlerinin ciğerlerini sökmeye ant içmişçesine dalaşan iblislerin ona yaklaşmayacağı ne malumdu. Hırıltılar ona doğru yaklaştıkça saklandığı kuytuda Miray'ın ömründen ömür gidiyordu. Paçayı daha kaptırmamışken çaktırmadan kaçmalıydı.

Ama nasıl?

Geriye gidemezdi, Büyücü vardı. İleri de gidemiyordu, tek lokmalık şey için birbirleriyle dalaşan iblisler vardı. Umutsuzca iç çekti. Şimdiye güzelim evine girmiş, yumuşacık yatağına postu sermişti bile. Hayat mı, kader mi? Niye böyle oluyordu?!

Kaldırımın üstünde kıpraşan Göz'ü fark ettiğinde ona döndü. Ucu kırılmış kanatlarını çırpıştırıp uçmaya çalışıyor, fakat kudretini yitirmiş kırık kanatları artık uçmasına izin vermiyordu. Yerden bir santim havalanamıyordu bile. Baktı ki uçamıyor, kanatlarını kullanıp var gücüyle kendini itmeye başladı. Sürüne sürüne Miray'a doğru geliyordu.

"Azme bak," diye düşündü Miray takdirle. "Ölecek gidecek hâlâ benim peşimde."

Ve sonrasında dehşetle kafasına dank etti. Şimdiye değin bir gram aklı kaldıysa o da çıktı gitti. Pişt dedi, hoşt dedi, gelme dedi. Dinletemedi. Göz ondan yana milim milim, kararlı ve istikrarlı bir şekilde ilerliyordu. İblisler bunu fark ederse Miray'ın bittiği an, o an olurdu.

Bir saniyeliğine her şeyi göze alıp tabana kuvvet kaçmayı düşündü. Uzayıp giden yola baktı, cılız bacaklarına baktı ve sonra yerde yuvarlanmaya çalışan azim topağına baktı.

"Hayır," diye çığlık attı mantığı.

Miray genelde yaptığı gibi onu duymazdan geldi. Yapmak üzere olduğu şey hakkına düşünmek istemiyordu. Kafasını arabanın yan tarafından uzatıp iblislere göz attı. Hâlâ birbirlerinin postunu delmekle meşguldüler. Aslında çekirdek çitlerken; bastır koçum, dişine kuvvet, pençene sağlık tezahüratlarıyla izlenecek şeydi. Mesele; Miray o sıra yanlış yerde duruyordu.

İblislerin ondan tarafla ilgilenmediklerine emin olunca derin bir nefes alıp ileri atıldı. Halen sürünmeye çalışan Göz'e doğru nefesini tutmuş bir halde pıtı pıtı ilerledi. Onu burada, iblislerin insafına bırakmaya içi el vermemişti. Göz'ü alıp onu azman iblislerin burunlarından uzağa fırlatacak ve sonra da kendi postunu karşıdaki kafenin bahçesine atacaktı. Mantığı bunun intihar etmek demek olduğunu söylüyordu. Mantığı Göz'ü olduğu yerde bırakıp iblislere yem etmesi gerektiğini söylüyordu.

Fakat Miray, mantığı ne derse onun aksini yapmak konusunda tam bir ustaydı.

Miray koştu. Göz'e doğru. İyice yaklaşmıştı. Üç adım daha... İki adım... Bir adı... demeye varmadı, iblislerden biri salyalar ve kanlar saçarak Miray'dan yana paldır küldür savruldu. Pençelerinin üstünde kaydı, kaydı, yere yuvarlanacakken son anda dengede durdu. Ulurcasına haykırdı ve beklemeden, soyuna has bir gözü dönmüşlükle hasmına geri saldırdı.

İblis, Miray'a dokunmamıştı ama rüzgarı Miray'ın tüm konsantrasyonunu toz taneleri gibi savurup attı. Başını dehşetle iblisten yana çeviren Miray üstüne doğru savrulan azmandan kaçayım derken fazladan bir adım daha attı ve incecik, culk diye bir ses duydu.

Aslında duymaktan çok hissetmişti. Ayağının altında bir anlığına direnen yumuşak bir şeyin dağılmasıyla gelen rahatlama dalga dalga bacağından tırmanıp midesine oturdu. İçinden bir şey böyle uçup gitti. Şaşkın şaşkın ayağını kaldırıp baktığında içi buruldu. İblisin hançer misali dişlerinin arasından sağ çıkan şey, elli kilonun altında ezme olmuştu, iyi mi?

Kederle gözyaşı dökmeye vakit yoktu. Aceleyle kanatlarından tutup onu yapıştığı kaldırımdan kaldırdı. Kıpırtısız kanatlar cansızdı. Miray'ın midesi vicdan azabıyla biraz daha büzüldü. İyi tarafından bakacak olursa Göz artık Miray'la beraber kafenin bahçesine girebilirdi. Belki Miray onu oraya gömebilirdi bile. İblisin midesinden bağırsaklarına, bağırsaklarından anüsüne doğru giden bir sondan şüphesiz bu daha iyi bir sondu.

Kütent diye bir sesle yerinden zıpladı. Eğilen metalin gıcırtıları kulak tırmaladı, patlayan camın sesi yürek hoplattı. Miray arkasını döndüğünde az önce saklandığı deliğin yerinde yeller estiğini gördü. Minibüsle araba kaynaşmış, önü başka arkası başka garip bir hurda yığınına dönmüştü. Arabaların alarmları canhıraş ötmeye başladı.

Minibüse arkadan geçirmiş olan iblis doğrulup kafasını silkeledi. Üstündeki kan ıslak ıslak parlıyordu. Yeniden hasmına koşturacaktı ki durdu. Havayı bir iki kokladı, başını mükemmel bir açıyla çevirdi ve dört zebani gözü hedefi tam on ikiden vurdu. Bakışları Miray'a, sonra elindeki pelt olmuş Göz'den geriye kalan mavi kanatlara ve yeniden Miray'a kaydı.

Hiç hoş bakışlar değildi bunlar. Hiç hoş değildi!

Öteki iblis de hırıldaya hırıldaya yanaşınca etti mi sekiz göz! Miray'ın dokuz canı vardıysa bile o an sekizi uçup gitti. Kalan bir tanenin de bu gidişle ömrü uzun olmayacaktı zaten. Elindeki tılsımın sağladığı görünmezlik buraya kadarmış demek.

Miray dehşetin katılığıyla dondu kaldı. İblisler de kıpırdamıyordu. Tarafların birbirlerini süzdüğü minicik bir anda sıkışıp kalmışlardı sanki. Biri bir kıpırdasa, gözünü bile kırpsa donmuş zaman parçalanacak ve her şey akıp gidecekti. Kimin, kimin üstüne atılacağı da malumdu. İblisler ona acımayacaktı. Miray soluk almaya bile cesaret edemiyordu.

"Teknik olarak yaratıklar her halükarda üstüne atılacaklar zaten," dedi mantığının o güzide sesi. "Ha şimdi, ha bir dakika sonra. Ne fark eder? Koy götün..."

"Hoop," dedi Miray'ın içindeki umut. "Ağır gel mantıkçım. Çıkmadık candan umut kesilmez derler."

"O canın ardından çoktan dualar okundu da, haberin yok," dedi mantık bilmiş bilmiş. "Uzatmaları oynadığına bakma. Bu cılız kızın kudretli bir büyücü ya da cevheri keskin bir avcı olmadığını, ki bu sıska her ikisi de değil, anlamaları an meselesi. Ha, sen gazı vermek istiyorsan ver umutçum. Hatta gazı kökle. Gelişimiz bir halta yaramadı, bari gidişimiz havalı olsun. Hah hah ha!"

"Yazık," dedi elem kederle. "Korkudan mantık falan kalmadı. Dağıttı gitti ya, yazık ki ne yazık!"

Sabırsız, heyecanlı bir hırıltı Miray'ın kafasının içindeki tüm sesleri susturdu. Uğultu gibi gelen araba alarmlarının cırtlak sesleri kulaklarını yine tırmalamaya başladı. Kapalı pencerelerinin ardında bir şey yapmadan izleyen insanların var, ama yok olan varlıklarını yeniden hissetti.

İblisler adım adım yaklaşmaya başlamışlardı. Miray üstüne dikilmiş sekiz gözle olduğu yere mıhlanıp kalmıştı. Zihninde ziyafet resimleri dönüyordu.

Birden tüm alarmlar söndü. Dolunay gecede soğuk soğuk parladı. Sokak bir an ölüme büründü. Ve bir çift topuklu ayakkabı metal zeminin üstünde yavaşça yürüdü. Büyücü Hanım nihayet teşrif etmişlerdi.

Miray mavinin de alev alev yandığını ilk kez o an gördü. Hurda olmuş minibüsün üstünde büyücü onlara tepeden bakarken, sürmeli gözlerindeki mavi noktalar cehennemin keskin ateşlerinden yapılmışçasına kor kor yanıyordu. Bir bakış... tek bir bakış hem hesap soruyor, hem bu ne cüret diyor, hem yargılıyor, hem umursamazca kalemlerini kırıyordu. Sokak onun varlığıyla ürküp sanki genişliyor, evler kendilerini geri çekip karanlıkta titreşiyorlardı. Bir yandan da toparlanıyorlar, saygıda kusur etmeden ürkekçe, hayranca ona doğru uzanmaya çalışıyorlardı. Pencerelerin arkasına sinmişlerin, karanlıkta saklananların, iblislerin... herkesin gözü ondaydı. Ve onun yaptığı sadece orada dikilmekti. İblislere ve Miray'a bakıyor, 'acaba parçalamaya önce hangisinden başlasam' bakışları atıyordu. İblisler bile gardlarını almışlar, büyücüye kararsız hırıltılarla, güvensiz hareketlerle kafa tutuyorlardı.

Miray iblislere hak veriyordu, ancak itlerin şu hallerine de bozulmadan edemedi. Kasım kasım kasılan efelikleri büyücüyü görene kadardı demek. Ne hoştu!

Parmaklarının ucuyla tuttuğu mavi kanatları usulca yere bıraktı. Diğer elindeki zincir, son ve en önemli kozu avcunun içinde gevşekçe duruyordu. İblislerin yoğun duyguları sağanak olup hâlâ zihnine akıyor, evlerinin güvenliğinde gizli saklı izleyenlerin dehşetli bir son görmek isteyen arzuları kafasında çorbaya dönüyordu. Bir tek Büyücü yoktu. O sessiz ve karanlıktı. Lal ve amaydı. Onu okuyamamak daha kötüydü. Yoksa iyi miydi? O ruhun arzularını bilmek ister miydi? O ruhun bir arzusu var mıydı ki?

Miray çocuksu bir merakla süzdü büyücüyü. Sonra gözlerinde öfkenin kıvılcımları parladı. Büyük ihtimalle biraz sonra geberip gidecekti. Ve bunun tüm sorumlusu bu gıcıktı. Arzuları da ruhu da batsındı onun.

Önünde açlıktan gözü dönmüş iki iblis, sağında öfkeyle ona tepeden bakan bir adet büyücü, solunda da umut kapısı yıkık dökük kafe vardı. Nasıl olduysa arkası boşta kalmıştı. Hani gelecek başka bir bela varsa utanıp çekinmesin, rahat rahat gelsin diyeydi herhalde.

Kaşları çatık bir halde, inatçı derin bir nefes aldı. Yaşamın tadı tatlıydı. Üstelik böyle ölmek istemiyordu. Kim böyle ölmek isterdi ki? Ellerinden kan çekilip bacaklarına doğru aktı. Vücudu adrenalin pompalamakta tepe noktayı görmüştü artık. Öne doğru hafifçe eğildi. Koşmak için hazırlandı.

İblislerin biri büyücüye, biri Miray'a bakıyordu. Mutlak ölüm ve mutlak ziyafet. Sabırsızca iri pençelerini taşlara geçirdiler. Sırtlarındaki dikenler kabardı. Gözleri avlarında, çenelerini yere doğru indirdiler. Tüm kasları gerildi. İleri atılmak için ayaklarının ufak bir itişi yeterliydi.

Büyücünün uzun, zarif parmakları belli belirsiz oynamaya başlamıştı. Ne iblislere bakıyordu artık, ne de Miray'a.

Akıp giden zaman dondu. Bir kalp atışı kadar... Ya da çağları yutan kara delikler kadar. Dünya nefes almayı bıraktı. Bir saniyelik an genişledi, genişledi, her şeyi yuttu. Sonra o kadar şişti ki dolmuş midesindeki her şeyi kustu. Zaman yeniden akmaya başladı. İçini boşaltan volkanlar gibi cehennemi bir hızla.

İblisler ileri atıldı. Miray olanca güzüyle koşmaya başladı. Büyücü büyüsünü savurdu.

Ya şimdi ya hiçti.

24 Mart 2026 Salı

Ay Işığı - Bölüm 4 - Çekirge Kaç Kere Zıplar

Bazı insanlar 'hayır'dan hiç anlamıyor. Sırf sen oyun oynamak istiyorsun diye, karşındaki de oynayacak değil ya.

Büyücüler işte!

Miray'ın tılsım bilekliği asfaltın üstünde minik bir gümüş eriğine dönmüştü. Dakikalar sonra tılsım kolyesi de gitmişti. Yuvarlak gümüş parçası göz açıp kapayıncaya kadar kızıl kora dönmüş, kıvılcımlar saçarak asfaltın üzerinde seke seke gözden kaybolmuştu. Zincirinin yarısı ve Miray'ın kurtulma umutlarının çoğunu da beraberinde götürerek.

 Miray elindeki incecik gümüş zincirden geri kalanları hırsla yere fırlattı. Eh, ucuz etin suyu kara oluyordu tabii. Yanıp kızarmış elinin sızısını görmezden gelerek olduğu yerde daha da büzüştü. Nefes nefese kırmızı küçük bir arabanın arkasına sığınmıştı.

Gözlerini kapayarak bir iki saniye de olsa sessizce soluklanmaya çalıştı. Sakinleşmeliydi. Eğreti sığınağının mahremiyeti fazla sürmezdi.

Büyücü harbiden güçlüydü. Miray ikidir elinden kıl payı kurtulmuştu, ama büyücünün iki tılsımı da paramparça etmesi iki dakikasını almamıştı. Asil ve sarsılmaz bir gözü dönmüşlükle saldırıyordu. Muhtemelen biraz sonra da Miray'ın hareket çektiği o orta parmağını zarifçe söküp söküp geri takacaktı. Nerelere takacağını Miray düşünmek istemiyordu.

Ürperdi. Artık son bir kozu kalmıştı.

Kotunun paçasını yırtarcasına sıyırıp ayak bileğine iki tur sarılı uzun zinciri çözdü. Parçalanan diğerleri gibi değildi bu. Gümüş saflığı daha yüksekti. Neredeyse iki aylık maaşına mal olmuştu.

"Kaybedemem," diye fısıldadı kendi kendine. "O cadıya böyle yenilemem."

İyi bir plan yapmalıydı. İşe yarar, zekice bir tane... yapabilirdi. Evet!

"Nah yaparsın," diye çınladı mantığının sesi aklının içinde. "Beyninin normal çalıştığından bile emin olamıyorum ben. Söyler misin, aklı başında hangi insan bir büyücüye hareket çeker, ha!"

"Hak etmediğini söyleyemezsin," diye homurdandı Miray, kırılmaya başlayan özgüvenini gururun ince sicimleriyle bir arada tutmaya çalışarak. Aradaki güç dengesizliğinin elbette farkınaydı. Dağdan inen bir heyelanın önündeki küçük bir ağaçtı. Yine de öylece, savaşmadan pes etmek istemiyordu. "Köşeye sıkıştığında bir fare bile dişlerini gösterir."

"Evet," dedi mantığı rahat bir alaycılıkla. "Minicik bir beyni olan küçük bir fare bile karşısındaki kediyi daha da kudurtmamak için minicik elindeki minicik orta parmağını kendine saklamasını bilir. Bir Sıradandan biraz daha çevik, biraz daha güçlüsün sadece. Elinde incecik bir zincir. Cıbıldak kıçınla neyine güvenip o kadına kafa tutacaksın? Havalara falan girmek senin neyine?..."

İçsel aşağılamaları bir şangırtıyla kesildi. Korkunun ince sızısı kalbinden başlayıp bacaklarından geçerek ayak parmaklarını sızlata sızlata akıp gitti. Ne oluyor demeye kalmadan dertsizce gülen oğlanların sesini duydu. Ergenliğin çatallandırdığı tortulu sesleri bir yükselip bir alçalıyor, hararetli konuşmalarının arasına kahkahaları karışıyordu.

Tuttuğu soluğunu bırakırken olduğu yere daha da yığıldı. Birkaç salak yüzünden az daha kalpten gidiyordu. Utanç ruhunda yükseldi. İnanamıyordu. Büyücü birkaç dakikada onu bu kadar zayıf bir hale mi getirmişti?

Öfkeyle çenesi kasıldı. Oğlanların giderek uzaklaşan seslerini dinledi. İnceden inceye kıskandı onları. Keşke o da şu an dertsizce evine gidebilseydi.

Ama gidemiyordu işte! Neden peki? Canı sıkılmış bir hanımefendi yüzünden!

Büyücü Hanım'ın suratına bir tane geçirdiğini hayal ederek zincir tılsımı elinin etrafına yettiğince dolayıp yumruğunu kapattı.

Oğlanlar iyice uzaklaştığında sindiği yerden kafasını çıkarıp sağı solu kolaçan etti. Yerinden fırladı ve ileri koşturup büyükçe bir arabanın gölgesine sindi. Büyücüden ses seda yoktu. Vaz mı geçmişti acaba? Sanmıyordu. Nerdeydi onda o şans!

Tozlu yola çöküp düşünmeye çalıştı. Bu işten en az zararla nasıl sıyrılabilirdi?

"Hızlı, acısız bir ölümle," diye cevabı yapıştırdı mantığı.

"Hiç yardımcı olmuyorsun."

İç çekti. Şu anda çok daha donanımlı, çok daha güçlü biri olabilirdi. Bir Sıradan değil de, bir avcı olarak yetiştirilseydi eğer. Olmayacak bir şey. Ama ya olsaydı? Küçük bir çocuk olduğu o zamana geri dönebilse ve dünya daha farklı bir yer olsaydı, şimdi böyle sefil bir halde saklanmak zorunda kalır mıydı?

"Nasıl olsa anasının soyadını taşıyor," demişti anneannesi dedesine o gün.

Babaların soyadının annelerden farklı olduğunu o zaman öğrenmişti Miray.

Onun uyuduğunu sandıkları için fısıldayarak konuşuyorlardı. Oysa Miray çıtır çıtır yanan sobanın tatlı sıcaklığına sırtını vermiş, gözlerini kapamış uyur numarası yapıyordu. Konuşmalar kesilmesin diye kasları uyuşsa dahi kıpırdamaya cesaret edemiyordu.

"Avcıların arasında tek bir tanıdığı yok," dedi anneannesi. "Avcılar da bunu bilmez. Bizimle yiyip içiyor. Eve yakın bir şehir okuluna gönderelim işte."

"Ya çocuğun cevheri iyice harlanırsa hanım? Melez olsa da kan baskın çıktı mı, bu çocuğu bu okula niye gönderdiniz diye sormazlar mı?"

"Sorarlar ya," dedi anneannesi yılgın bir sesle. "Sorarlar da, tut ki avcıların arasına yolladık, o vakit hangi soydan geldiğini sormayacaklar mı? Ne Ata Evi var, ne avcı arması. Melez olduğunu bir öğrenirlerse etmediklerini bırakmazlar yavrucağa."

Hışırtılar duyuldu. Dedesi düşündüğü zamanlarda hep yaptığı gibi yine sakalını kaşımaya başlamıştı. Kafasında tek tel saç kalmasa da sakalı gür ve pamuk gibi beyazdı. Ama o pamuksu görünüşüne rağmen sert ve hırçın bir kıl yumağıydı. Bir şeyin göründüğü gibi olmadığını dedesinin sakalında öğrenmişti Miray.

"Doğru söylersin söylemesine de, avcı okuluna gitse kendini korumayı kollamayı öğrenir," dedi.

"Paramız yetmez ki."

"Ağılda oğlak doğsa, ovada otu biter derler hanım. Buluruz bir çaresini."

"Ona bir çare buluruz da..."

Derin, titrek bir iç çekti yaşlı kadın. Miray kapalı gözlerinden göremiyordu, ama anneannesinin sesinden göz pınarlarına yaşların çoktan dolduğunu tahmin ediyordu. İklimi narin biriydi anneannesi. En ufak yelde gözlerinden yağmurlar akardı.

"Bilmez gibi konuşma," dedi asıl derdinin ağırlığını nihayet kelimelere dökerek. "Babası olacak herifin kulağına bir giderse yaşatmaz çocuğu. Varsın bizim okullara gitsin. Varsın anca karın tokluğuna çalışsın. Görecek günü olur. Evlenir, çoluğu çocuğu olur."

Hışırtılar kesildi. Dedesi sakalını kaşımayı bırakmıştı. "Eh, dediğin gibi olsun öyleyse," dedi yaşlı adam sonunda. "Özünde varsa eğer, çoraklıkta bile boy atar."

Demek ki özümde yokmuş diye düşündü Miray. "Ah, anneanne," diye fısıldadı gözlerini yukarı kaldırırken. "Şimdi de ne halt edeceğimi söyleyeydin iyiydi."

Gece göğünün yumuşak siyahlığından gözlerini indirip, perdelerinin arkasında ışıkları yanan pencereleri takip ederek bakışlarını aşağı kaydırdığı sırada gördüğü şeyle durdu. Umut kırıntıları yeniden içinde yeşerdi. Kırmızı beyaz küçük tabela ona gülümsüyordu sanki.

"Sağ ol anneanne. Bu da olur."

Aklına bir fikir gelmişti. Çok iyi bir şey değildi belki, ama yine de iş görürdü. Yani... görmesini umuyordu.

Miray kafasını yukarı uzatıp gelen giden var mı diye arabanın üstünden baktı. Sokak boş, büyücü yoktu. Kim kimden saklanıyordu belli değildi.

Canı sıkılır gibi oldu nedense. Görmezden mi geliniyordu yoksa? Umursanmıyor muydu? Hani şikayet ettiğinden falan değil de, birini kovalamanın, hayatını tehdit etmenin de bir adabı olurdu canım! Ne o öyle, canın istediğinde masum bir kızın üstüne büyülerini yağdır, canın istediğinde çek git. Çok ayıp!

Neyse, kadının ortalıklarda görünmemesi iyiydi tabii. Ona karşı daha ne kadar direnebilirdi, bilmiyordu. Cevheri bir işe yaramıyordu. Ve büyücünün çevikliği Miray'ınkinden çok daha iyiydi.  

"Sadece çevikliği değil, her bakımdan senden daha iyi," dedi mantığı rahat bir vicdansızlıkla. "Boyunu posunu geç, seni kovalarken ne kadar rahat, ne kadar profesyoneldi."

"Fark ettim," diye homurdandı Miray.

"Bu kadın basit bir büyücü değil. Seni öldürmeyi kafasına koymuşsa yapacaktır. Hızlı ve acısız olmasını sağlaman en mantıklı yol. Ki bunu sağlamak konusunda hiç fena gitmiyorsun."

"Onu iki sefer atlatmayı başardım!" İnce bir gurur dalgası korkuyla ürpermiş göğsünde ılık titrek bir sızı olarak yükseldi.

"Eh," dedi mantığının nemrut sesi. "Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar, üçüncüsünde... pat!"

Miray olduğu yerde büzüştü. "Sevgili mantığım," diye fısıldadı yarı yılgın yarı sinirli bir sesle. "Sen kimden yanasın ya?! Ben burada kıçımızı kurtarmaya çalışıyorum, sen ne hikaye anlatıyorsun?"

"Sonunda hep benim dediğime geliyoruz ama."

Miray derin bir nefes aldı.

Tatmin olmuş bir kibirle, "Haklı olduğumu bilmen çok hoş," dedi mantığı. "Şimdi o poponu çöktüğün yerden kaldır. Hazır büyücü ortalarda yokken kıçı yayman pek mantıksız."

"Hah! Az önce boşa kaçıyorsun diyene bak! Hani hızlı ve acısız bir ölüm gerekti bana."

"Ben sana kaçman faydasız dedim. Git teslim ol demedim ki."

"Bu da ne demek şimdi?!"

"Kaçarken hızlıca nalları dikme olasılığın daha yüksek demek. Zaten iki kere paçayı sıyırdın. Üçüncüsünde sonsuz huzura varman neredeyse kesin."

"Sağ ol ya!"

"Rica ederim. Şimdi kaldır kıçını."

Kendi mantığı bile kendine düşmanken bir insan nasıl hayatta kalabilir?

Yol kenarına sıra sıra dizilmiş arabaların gölgelerinden çıkmamaya çalışarak beli yarı bükük koşar adım ilerledi. Az önceki tabelanın sahibi küçük kafeyi görünce gözleri ışıldadı. Adımlarını daha da hızlandırarak kafenin önündeki beyaz minibüse doğru koştu.

Kafenin kendi gibi küçük, iki üç masalık bir bahçesi vardı. Yarım metrelik demir çitlerle çevriliydi. Çitler sarmaşıklar sarılsın, yeşil doğal bir set gibi görünsün diye yapılmıştı muhtemelen. Ama şimdi boyası aşınmış bu demir çubuklar baharın tüm yeşilleri coşturduğu şu günlere rağmen ölü kalmayı başarmış dalları ve iyi kötü o dallara tutunup kalmış buruşuk yaprakları sergileyen, geçmiş güzel günlerin paslı bir anıtı gibiydi. Kafenin de dökülmekte çitlerden kalır yanı yoktu.

Miray hayal kırıklığıyla bir an durakladı. Buranın koruma tılsımı ancak bir fareyi korurdu.

Tabii bir koruma tılsımı varsa!

Halka açık yerlerin belli bir seviyeye kadar iblislere ve büyülere karşı korumasının olması yasal bir zorunluluktu. İş yeri sahibinin bir çakallık yapmayıp yasalara uymuş olmasını diledi.

Minibüsün arkasında, gölgelerin karanlığına iyice sinerek tek dizinin üstüne çökmüştü. Kafasını yavaşça uzatarak sağa sola bakındı. Etrafta kimsecikler yoktu, hedef tam karşısındaydı ve önü açıktı.

Ayağa kalktı. Tam kafeye doğru koşacağı sırada artık yalnız olmadığını hissetti. Ensesindeki ürperti omuriliğine doğru aktı.

Başını kaldırdı. Sırtındaki minik mavi kanatlarını çırpıştıran bir göz küresi, kara bir nokta gibi görünen irisini ona dikmiş bakıyordu. 'Yakalandın,' diyordu sanki. 'Yakalandın seni küçük şey.'

Çekirge kaç kere zıplardı sahi? Bir kere, iki kere... Üç? Belki.